<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title>Darkjuva Ogrish Forum - Tüm Forumlar</title>
		<link>http://www.darkjuva.com/</link>
		<description>Darkjuva Ogrish Forum - http://www.darkjuva.com</description>
		<pubDate>Thu, 28 Aug 2008 05:03:35 +0300</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title>Antalyaspor'dan Beşiktaş'a ağır cevap!</title>
			<link>http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27134</link>
			<pubDate>Thu, 28 Aug 2008 03:42:30 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27134</guid>
			<description><![CDATA[Antalyaspor Yönetim Kurulu, Beşiktaş maçının ardından yaptığı ilk toplantıda, Beşiktaş maçında meydana gelen olaylarla ilgili değerlendirmelerde bulundu. Açıklamada, stat dışındaki taşkınlığın, alkollü olduğu belirlenen Beşiktaş taraftarlarınca yapıldığı öne sürüldü.

Antalyaspor Yönetim Kurulu'nun yazılı açıklamasında, maçı izlemek üzere Antalya'ya gelen ve gerçek Beşiktaşlı olduklarından şüphe edilen bir grup misafir taraftarın emniyet güçlerinin ikazlarına rağmen kendilerine kurallar gereği tahsis edilen yüzde 5'lik kontenjan dışındaki stat tribünlerine girmeye yeltendikleri kaydedildi. Bu taraftar grubunun, şehir içerisinde alkollü vaziyette topluca tezahürat yaparak tansiyonu artırıcı taşkın tavırlar sergiledikleri belirtilen açıklamada, stat dışındaki olaylarda bir Antalyasporlu taraftarın bıçaklanarak ağır, iki emniyet görevlisinin de hafif şekilde yaralandığı ifade edildi.

Açıklamada, ''Türk futbolunun gelişmesinde en büyük engellerden olan bu tür centilmenlik dışı toplu hareket ve davranışların teşvik edilmemesi gerektiğini ve özellikle Beşiktaş gibi büyük camiaların taraftarlarını özellikle yüzde 5 uygulamasını hassasiyetle gözeten Anadolu kentlerindeki müsabakalarda daha itidalli davranmaları için uyarmalarını ve kontrol etmelerini diliyoruz'' denildi.

-DEMİRÖREN'İN SİGARA İÇMESİ-

Sigara ve alkolün insan sağlığının en büyük tehdidi olup sportif müsabaka ortamlarıyla bağdaşmayan kötü alışkanlıklar olduğu belirtilen açıklamada, şöyle devam edildi:

''Açık kamusal alan olarak değerlendirilen statlarda uygulanmakta olan sigara içme yasağını hiçe sayarak müsabaka süresince numaralı tribündeki 4 bin taraftar önünde devamlı sigara içmiş olan Sayın Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören bazı taraftarların sesli uyarılarını da hiçe sayarak, kabul edilemez bir tavır sergilemeye devam etmiş ve münferit bir sigara tiryakisinin kendisine yönelik tatsız bir hareketine maruz kalmıştır. Yapılan bu münferit ve kaba hareket hiçbir şekilde kabule şayan değildir. Ancak Sayın Beşiktaş Başkanı'nın bu hareketin oluşmasına sebebiyet verici kanun tanımaz provokatif davranışının ve akabinde sair yönetim kurulu üyelerinin tükettikleri içeceklerin koku ve tesiri altında tribünlere karşı tavır ve söylemlerini kamuoyunun değerlendirmesine sunuyoruz.''

-''TOPLUMSAL OLAY YAŞANMADI''-

Açıklamada, Antalya Atatürk Stadı'nda misafir taraftar tribünü ve diğer tribün alanlarında yapılan düzenlemeler sayesinde tribünlerde tek bir münferit hareket dışında hiçbir toplumsal olay yaşanmadığına işaret edildi. Açıklamanın sonunda şöyle denildi:

''Yönetim ve Büyük Antalyaspor camiası olarak tarafımıza yöneltilmeye çalışılan haksız hareket ve suçlama beyanatlarını özellikle Beşiktaş gibi köklü bir spor camiasına yakıştıramadığımızı vurgularken, Türk sporuna zarar veren bu tür provokatif tavır ve açıklamalardan kaçınılması konusunda sağduyu çağrımızı yineliyoruz.'']]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Antalyaspor Yönetim Kurulu, Beşiktaş maçının ardından yaptığı ilk toplantıda, Beşiktaş maçında meydana gelen olaylarla ilgili değerlendirmelerde bulundu. Açıklamada, stat dışındaki taşkınlığın, alkollü olduğu belirlenen Beşiktaş taraftarlarınca yapıldığı öne sürüldü.

Antalyaspor Yönetim Kurulu'nun yazılı açıklamasında, maçı izlemek üzere Antalya'ya gelen ve gerçek Beşiktaşlı olduklarından şüphe edilen bir grup misafir taraftarın emniyet güçlerinin ikazlarına rağmen kendilerine kurallar gereği tahsis edilen yüzde 5'lik kontenjan dışındaki stat tribünlerine girmeye yeltendikleri kaydedildi. Bu taraftar grubunun, şehir içerisinde alkollü vaziyette topluca tezahürat yaparak tansiyonu artırıcı taşkın tavırlar sergiledikleri belirtilen açıklamada, stat dışındaki olaylarda bir Antalyasporlu taraftarın bıçaklanarak ağır, iki emniyet görevlisinin de hafif şekilde yaralandığı ifade edildi.

Açıklamada, ''Türk futbolunun gelişmesinde en büyük engellerden olan bu tür centilmenlik dışı toplu hareket ve davranışların teşvik edilmemesi gerektiğini ve özellikle Beşiktaş gibi büyük camiaların taraftarlarını özellikle yüzde 5 uygulamasını hassasiyetle gözeten Anadolu kentlerindeki müsabakalarda daha itidalli davranmaları için uyarmalarını ve kontrol etmelerini diliyoruz'' denildi.

-DEMİRÖREN'İN SİGARA İÇMESİ-

Sigara ve alkolün insan sağlığının en büyük tehdidi olup sportif müsabaka ortamlarıyla bağdaşmayan kötü alışkanlıklar olduğu belirtilen açıklamada, şöyle devam edildi:

''Açık kamusal alan olarak değerlendirilen statlarda uygulanmakta olan sigara içme yasağını hiçe sayarak müsabaka süresince numaralı tribündeki 4 bin taraftar önünde devamlı sigara içmiş olan Sayın Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören bazı taraftarların sesli uyarılarını da hiçe sayarak, kabul edilemez bir tavır sergilemeye devam etmiş ve münferit bir sigara tiryakisinin kendisine yönelik tatsız bir hareketine maruz kalmıştır. Yapılan bu münferit ve kaba hareket hiçbir şekilde kabule şayan değildir. Ancak Sayın Beşiktaş Başkanı'nın bu hareketin oluşmasına sebebiyet verici kanun tanımaz provokatif davranışının ve akabinde sair yönetim kurulu üyelerinin tükettikleri içeceklerin koku ve tesiri altında tribünlere karşı tavır ve söylemlerini kamuoyunun değerlendirmesine sunuyoruz.''

-''TOPLUMSAL OLAY YAŞANMADI''-

Açıklamada, Antalya Atatürk Stadı'nda misafir taraftar tribünü ve diğer tribün alanlarında yapılan düzenlemeler sayesinde tribünlerde tek bir münferit hareket dışında hiçbir toplumsal olay yaşanmadığına işaret edildi. Açıklamanın sonunda şöyle denildi:

''Yönetim ve Büyük Antalyaspor camiası olarak tarafımıza yöneltilmeye çalışılan haksız hareket ve suçlama beyanatlarını özellikle Beşiktaş gibi köklü bir spor camiasına yakıştıramadığımızı vurgularken, Türk sporuna zarar veren bu tür provokatif tavır ve açıklamalardan kaçınılması konusunda sağduyu çağrımızı yineliyoruz.'']]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title>Beşiktaş kampa girdi</title>
			<link>http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27133</link>
			<pubDate>Thu, 28 Aug 2008 03:41:09 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27133</guid>
			<description><![CDATA[Beşiktaş, yarın Bosna Hersek'in NK Siroki Brijeg takımıyla yapacağı UEFA Kupası 2. ön eleme turu rövanş maçının hazırlıklarını tamamlayarak kampa girdi. Siyah-beyazlılar, son çalışmalarını BJK Nevzat Demir Tesisleri'nde, teknik direktör Ertuğrul Sağlam yönetiminde yaptı. 1.5 saat süren antrenmana tempolu koşuyla başlayan futbolcular, ardından 5'e 2 pas çalıştı. Yarı sahada çift kale maç ve şut çalışmasıyla antrenman tamamlandı. 

Tedavileri süren Nobre ve Tuna'nın katılmadığı antrenmanın ardından takım tesislerde kampa girdi.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Beşiktaş, yarın Bosna Hersek'in NK Siroki Brijeg takımıyla yapacağı UEFA Kupası 2. ön eleme turu rövanş maçının hazırlıklarını tamamlayarak kampa girdi. Siyah-beyazlılar, son çalışmalarını BJK Nevzat Demir Tesisleri'nde, teknik direktör Ertuğrul Sağlam yönetiminde yaptı. 1.5 saat süren antrenmana tempolu koşuyla başlayan futbolcular, ardından 5'e 2 pas çalıştı. Yarı sahada çift kale maç ve şut çalışmasıyla antrenman tamamlandı. 

Tedavileri süren Nobre ve Tuna'nın katılmadığı antrenmanın ardından takım tesislerde kampa girdi.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title>Ankaragücü Trabzon'u bekliyor</title>
			<link>http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27132</link>
			<pubDate>Thu, 28 Aug 2008 03:40:06 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27132</guid>
			<description><![CDATA[Ankaragücü, Turkcell Süper Ligi'nin 2. haftasında sahasında oynayacağı Trabzonspor maçı hazırlıklarını sürdürüyor. Süper Lig'in ilk haftasında uzatma dakikalarında yediği golle Konyaspor'a 3-2 yenilen ve lige Ankaraspor karşısında aldığı 2-0'lık galibiyetle başlayan Trabzonspor'u Cuma akşamı Ankara 19 Mayıs Stadı'nda ağırlayacak olan Ankaragücü, bu maçın hazırlıklarını Cemal Aydın Spor Kompleksi'nde yaptığı antrenmanla sürdürdü. Koşu çalışması ve dar alanda top kapma oyunuyla devam eden antrenman çift kale maç ile sona erdi. Bir grup futbolcu serbest vuruş çalışması yaparken, kaleciler takımdan ayrı çalıştı. Yaklaşık 1.5 saat süren antrenmana tüm futbolcular katıldı.

Antrenman öncesinde basın mensuplarının sorularını cevaplayan Ankaragücü Teknik Direktörü Hakan Kutlu, Konyaspor karşısında son derece talihsiz bir mağlubiyet aldıklarını belirterek, "Konyaspor maçında futbolcularım ellerinden geleni yaptı. Deplasmanda 2 gol atmamıza rağmen mağlup olduk. Yapılan faul sonrası yediğimiz goller ve verilmeyen penaltılarımız vardı. Artık bunları geride bıraktık. Bizim için önemli olan iyi mücadele eden ve iyi futbol oynayan bir Ankaragücü oluşturmak" şeklinde konuştu.

Trabzonspor ile zorlu bir maç oynayacaklarının altını çizen Hakan Kutlu, "Trabzonspor, kaliteli oyuncularla kadrosunu güçlendirmişi zorlu bir rakip. Bizim için zor bir maç olacak. Ancak Trabzonspor için daha zor olacak. Bu maçta yoğun bir seyirci desteğini arkamıza alacağımıza inanıyorum. Trabzonspor karşısında sahada terinin son damlasına mücadale edecek futbolculardan kurulu bir takım olacak. Galibiyet şansımızın Trabzonspor'dan daha yüksek olduğunu düşünüyorum" diye konuştu. Genç teknik adam, suni çimle kaplanan Ankara 19 Mayıs Stadı'nda oynanacak maçla ilgili olarak ise, zeminin Avrupa'daki en son sistem olarak getirildiğini ve bunun hakkında konuşmak için 1-2 maç geçmesi gerektiğini söyledi.

Ankaragücü'nün Feyenoord'dan renklerine bağladığı Mısırlı kaleci Sherif Ekramy ile ilgili olarak ise Hakan Kutlu, "Ekramy'i Konyaspor ile Feyenoord arasında oynanan maçta izledik. Uzun lig maratonunda Ekramy'nin takımımıza büyük güç katacağını düşünüyorum. Kadromuzda ayrıca Serkan, Yusuf ve Zafer gibi kaliteli kaleciler de var. Ekramy'nin transferiyle 4 tane iyi kaleciye sahip olduk" ifdalerini kullandı. Hakan Kutlu, ayrıca transferde 1-2 futbolcuyu izlediklerini ancak bu transferlerin gerçekleşmemesi durumunda bile kadrolarının lig için yeterli olduğunu sözlerine ekledi.
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Ankaragücü, Turkcell Süper Ligi'nin 2. haftasında sahasında oynayacağı Trabzonspor maçı hazırlıklarını sürdürüyor. Süper Lig'in ilk haftasında uzatma dakikalarında yediği golle Konyaspor'a 3-2 yenilen ve lige Ankaraspor karşısında aldığı 2-0'lık galibiyetle başlayan Trabzonspor'u Cuma akşamı Ankara 19 Mayıs Stadı'nda ağırlayacak olan Ankaragücü, bu maçın hazırlıklarını Cemal Aydın Spor Kompleksi'nde yaptığı antrenmanla sürdürdü. Koşu çalışması ve dar alanda top kapma oyunuyla devam eden antrenman çift kale maç ile sona erdi. Bir grup futbolcu serbest vuruş çalışması yaparken, kaleciler takımdan ayrı çalıştı. Yaklaşık 1.5 saat süren antrenmana tüm futbolcular katıldı.

Antrenman öncesinde basın mensuplarının sorularını cevaplayan Ankaragücü Teknik Direktörü Hakan Kutlu, Konyaspor karşısında son derece talihsiz bir mağlubiyet aldıklarını belirterek, "Konyaspor maçında futbolcularım ellerinden geleni yaptı. Deplasmanda 2 gol atmamıza rağmen mağlup olduk. Yapılan faul sonrası yediğimiz goller ve verilmeyen penaltılarımız vardı. Artık bunları geride bıraktık. Bizim için önemli olan iyi mücadele eden ve iyi futbol oynayan bir Ankaragücü oluşturmak" şeklinde konuştu.

Trabzonspor ile zorlu bir maç oynayacaklarının altını çizen Hakan Kutlu, "Trabzonspor, kaliteli oyuncularla kadrosunu güçlendirmişi zorlu bir rakip. Bizim için zor bir maç olacak. Ancak Trabzonspor için daha zor olacak. Bu maçta yoğun bir seyirci desteğini arkamıza alacağımıza inanıyorum. Trabzonspor karşısında sahada terinin son damlasına mücadale edecek futbolculardan kurulu bir takım olacak. Galibiyet şansımızın Trabzonspor'dan daha yüksek olduğunu düşünüyorum" diye konuştu. Genç teknik adam, suni çimle kaplanan Ankara 19 Mayıs Stadı'nda oynanacak maçla ilgili olarak ise, zeminin Avrupa'daki en son sistem olarak getirildiğini ve bunun hakkında konuşmak için 1-2 maç geçmesi gerektiğini söyledi.

Ankaragücü'nün Feyenoord'dan renklerine bağladığı Mısırlı kaleci Sherif Ekramy ile ilgili olarak ise Hakan Kutlu, "Ekramy'i Konyaspor ile Feyenoord arasında oynanan maçta izledik. Uzun lig maratonunda Ekramy'nin takımımıza büyük güç katacağını düşünüyorum. Kadromuzda ayrıca Serkan, Yusuf ve Zafer gibi kaliteli kaleciler de var. Ekramy'nin transferiyle 4 tane iyi kaleciye sahip olduk" ifdalerini kullandı. Hakan Kutlu, ayrıca transferde 1-2 futbolcuyu izlediklerini ancak bu transferlerin gerçekleşmemesi durumunda bile kadrolarının lig için yeterli olduğunu sözlerine ekledi.
]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title>Galatasaray</title>
			<link>http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27131</link>
			<pubDate>Thu, 28 Aug 2008 03:36:57 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27131</guid>
			<description><![CDATA[Galatasaray Spor Kulübü,
 Türk Spor Tarihi'ndeki öncü olma özelliğini hiç kuşkusuz içinden doğduğu ve gene öncü bir kurum olan Galatasaray Lisesi'nden (Mektebi Sultani) almıştır. Okul ile kulüp arasındaki koparılmaz bağ, yadsınamayacak bir gerçeklik ve övünç kaynağıdır.

Devlet adamı yetiştirmek amacıyla II. Beyazıt tarafından 1482'de kurulan mektep, adını kurulduğu bölgeden alır ve "Galata Sarayı" olarak anılmaya başlar. Okul modern konumuna 1 Eylül 1868'de Sultan Abdülaziz döneminde kavuşur. Okul' un yeniden yapılanmasıyla birlikte, Türkiye'de de gerçek anlamıyla ilk sportif çalışmalar başlamış olur ve okulda Beden Eğitimi dersi jimnastikçi 'Monsieur Curel' tarafından eğitim programına konur. Bu atılımlar gerçekten bir devrim niteliği taşımaktadırlar. Curel, modern aletler eşliğinde çalıştırdığı öğrencileri sportif açıdan geliştirirken, onlar için Kağıthane'de bir idman Bayramı düzenler. Yıl 1870'tir. Bu etkinlikte başarı gösteren sporcular değişik ödül ve madalyalar kazanır ve yarışmaların sonunda öğrencilere "kuzulu pilav" verilir. Bu da, sonraki yıllarda bir başka geleneğin başlangıcını oluşturur.

Curel'den sonra görevi devralan yabancı spor hocaları (M. Moiroux, Signor Martinetti, Stangali gibi), jimnastik ve atletizmin yanı sıra, değişik branşlara da eğilerek (yüzme, kürek, aletli jimnastik), bir ilki daha başlatmış olurlar. Bu çalışmaların ürünü çok geçmeden alınmaya başlanır ve adı Türk Spor Tarihi'ne altın harflerle yazılan Faik Üstünidman'ın yanı sıra, Binbaşı Mazhar Kazancı, Abdurrahman ve Ahmet Robenson kardeşler GSL'nde görev alıp, izcilik, tenis, hokey gibi spor dallarının öğrenciler arasında yaygınlaşmasını sağlarlar. Özellikle Üstünidman'ın ön ayak olmasıyla, öğrenciler futbolla tanışırlar. Ama oynanan futbol, bir kör dövüşünden farklı olmayan ve kural tanımayan bir koşuşturmayı andırmaktadır. Ama futbol GSL' nin Tören Kapısı'ndan adımını atmış ve tam bir salgına dönüşmüştür.

1901 yılında İstanbul'da yaşayan iki İngiliz, James Lafontaine ve Horace Armitage, Rum ve İngiliz oyunculardan oluşan Kadıköy Futbol Kulübü'nü kurmuşlar ama 1903'te takımdaki İngilizler bir anlaşmazlık sonucu ayrılarak Moda Kulübü'nü oluşturmuşlardır. 1904 yılında ise bu kulüpler, Imogen, Elpis, Strugglers takımlarıyla anlaşarak, İstanbul Futbol Birliği'ni hayata geçirmişler ve bugünkü Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadı'nın yerinde bulunan "Union Club-İttihat Spor" sahasında düzenli karşılaşmalar yapmaya başlamışlardır. Görüldüğü gibi bu takımlar yabancı ya da azınlık takımlarıdır. Türk olmayan ekiplerin gerçekleştirdikleri bu ilk futbol karşılaşmaları, GSL öğrencilerini hem ilgilendirir hem de çok üzer. Artık onların amacı, kendi futbol kulüplerini kurmak, ölesiye sevdikleri bu oyunun kurallarını "hatmetmek" ve yabancılarla boy ölçüşmektir.

Türk olmayan takımları yenmek
Galatasaray Spor Kulübü'nün kurucusu Ali Sami Yen, "Ellinci Yıl" kitabında kuruluş öyküsünü şöyle anlatır:
"1 Teşrin 1905'te mektebin beşinci sınıfında edebiyat muallimimiz merhum Mehmet Ata beyin dersi esnasında birkaç arkadaş baş başa vererek Galatasaray'da bir futbol kulübü kurmaya karar verdik. İlk müteşebbisler oyuna ve mücadeleye meyyal arkadaşlardan Asım Tevfik Sonumut, Reşat Şirvani, Cevdet Kalpakçıoğlu, Abidin Daver, Kamil...gibi gençlerdi. Mektepde tahsilde bulunan Bulgar ve Sırp talebesinden çevik ve kuvvetli olanlar da bize iltihak etmişlerdi. Asım'ı muhasebeciliğe, Cevdet'i ikinci reisliğe seçmiş, kendim de Reis olmuştum. Asım her hafta arkadaşlardan birer kuruş toplamakda mahir olduğu için kendisini muhasebeci yapmıştık. Ben Reisliği topu yağlayıp şişirmekle almıştım. Topumuza evladım gibi bakardım. Zaten varımız yoğumuz da toptu. Mektebe gelirken, domuz sokağından geçer, domuz yağı alırdım. Topu onunla yağlar, şişirirdim; yamasını yeni pabucumdan kesmiştim. Bunu gören arkadaşlar, bana hepimizden fazla paye vermişlerdi. Yani o zaman Reisliğe ve diğer vazifelere payeyi, en çok çalışan kazanırdı. Cevdet de ikinci Reisliği formaları yıkadığı için almıştı.

"Maksadımız İngilizler gibi toplu bir halde oynamak, bir renge ve bir isme malik olmak ve Türk olmayan takımları yenmek."

Kulübün adının Gloria (Zafer) ya da Audace (Cesaret) konulması yolunda görüşler ortaya atılmışsa da, sonuçta Galatasaray olmasında anlaşmaya varılmıştır. Araştırmacı Cem Atabeyoğlu, Galatasaray adının, bu takımın yaptığı ilk maçta Rum ekibini 2-0 yenerken, seyircilerin onlardan "Galata Sarayı efendileri"diye söz etmelerinden doğduğunu yazar. Bunun üzerine kurucular da ismi benimserler ve "Adımız Galata Sarayı olsun" derler.

Kurucu Listeler
1905'ten 1919'a kadar Galatasaray Spor Kulübü'ne Başkanlık yapan, mektebin 889 numaralı öğrencisi Ali Sami Yen, inci gibi elyazısıyla tuttuğu Galatasaray Terbiye-i Bedeniye Kulübü ıhsaiyet Defteri'nin (Sayım-İstatistik Defteri) 181 ve 182. sayfalarında kurucu 13 üyeyi şöyle sıralar: 
1-Ali Sami Yen
2-Asım Sonumut
3-Emin Bülend Serdaroğlu
4-Celal İbrahim
5-B. Nikolof
6-Milo Bakiş
7-Pol Bakiş
8-Bekir Sıtkı Bircan
9-Tahsin Nahit
10-Reşat Şirvanizade
11-Hüseyin Hüsnü
12-Refik Cevdet Kalpakçıoğlu
13-Abidin Daver

1905'te Osmanlı İmparatorluğu'nda bir dernekler yasası bulunmadığından, Galatasaray Spor Kulübü yasal olarak tescil edilme olanağını bulamamıştır. 1912 yılında Cemiyetler Kanunu çıkarıldıktan sonra, kulüp yasal bir kimlik kazandı. Yetkili makamlara kulüplerin tüzükleriyle birlikte, kurucu üyelerin ad ve adreslerinin de bildirilmesi zorunlu tutulduğundan, istifa eden ya da eğitimlerini tamamlayarak ülkelerine dönen üyeler ilk listeden çıkarılmış ve 1 Eylül 1913'te kurucu liste yeniden düzenlenmiştir. Kurucu üyelerin yeni sıralaması şöyle gerçekleşmiştir: 
1-Ali Sami Yen
2-Asım Sonumut
3-Emin Bülend Serdaroğlu
4-Celal İbrahim
5-Bekir Sıtkı Bircan
6-Reşat Şirvanizade
7-Refik Cevdet Kalpakçıoğlu
8-Abidin Daver.

Renklerin öyküsü
Galatasaray Spor Kulübü'nün ilk renkleri kırmızı-beyaz'dır. Bayrağımızın renklerinden esinlenerek seçilen bu renkler, dönemin baskıcı ve paranoyak yönetimi tarafından kuşkuyla karşılanmış ve futbolcular sıkı bir takibe alınmışlardır. Bu nedenle, sarı-siyah renkler gündeme gelmiş ama bunlar da kalıcı olmamış ve Galatasaray bugünkü renklerine kavuşmuştur. Bu renklerin öyküsünü Ali Sami Yen'den dinleyelim:

"Birçok yerleri dolaştıktan sonra, nihayet Bahçekapı'daki Şişman Yanko'nun dükkanına gidilerek orada zarif iki yünlü kumaşa tesadüf ettik. Biri, vişneye çalan koyuca tatlı bir kırmızı, öteki de, içinde turuncudan iz taşıyan tok bir sarı. Tezgahtar, mahirane bir el hareketi ile kumaşların dalgalarını birleştirdi. Bir saka kuşunun başı ile kanadının yarattığı renk güzelliğine benzer bir parlaklık hasıl oldu. Ateşin içindeki renk oyunlarını görür gibi olmuştuk. Sarı-Kırmızı alevinin takımımız üstünde parıldamasını tasavvur ediyor ve bizi derhal galibiyetten galibiyete götüreceğini tahayyül ediyorduk. Nitekim de öyle oldu." Buna karşılık kuruculardan Bekir Sıtkı, söz konusu renklerin Gül Baba'nın II.Beyazıt'a verdiği sarı ve kırmızı güllerden esinlendiğini ileri sürer.

Galatasarayın tarihinin devamı için tıkla]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Galatasaray Spor Kulübü,
 Türk Spor Tarihi'ndeki öncü olma özelliğini hiç kuşkusuz içinden doğduğu ve gene öncü bir kurum olan Galatasaray Lisesi'nden (Mektebi Sultani) almıştır. Okul ile kulüp arasındaki koparılmaz bağ, yadsınamayacak bir gerçeklik ve övünç kaynağıdır.

Devlet adamı yetiştirmek amacıyla II. Beyazıt tarafından 1482'de kurulan mektep, adını kurulduğu bölgeden alır ve "Galata Sarayı" olarak anılmaya başlar. Okul modern konumuna 1 Eylül 1868'de Sultan Abdülaziz döneminde kavuşur. Okul' un yeniden yapılanmasıyla birlikte, Türkiye'de de gerçek anlamıyla ilk sportif çalışmalar başlamış olur ve okulda Beden Eğitimi dersi jimnastikçi 'Monsieur Curel' tarafından eğitim programına konur. Bu atılımlar gerçekten bir devrim niteliği taşımaktadırlar. Curel, modern aletler eşliğinde çalıştırdığı öğrencileri sportif açıdan geliştirirken, onlar için Kağıthane'de bir idman Bayramı düzenler. Yıl 1870'tir. Bu etkinlikte başarı gösteren sporcular değişik ödül ve madalyalar kazanır ve yarışmaların sonunda öğrencilere "kuzulu pilav" verilir. Bu da, sonraki yıllarda bir başka geleneğin başlangıcını oluşturur.

Curel'den sonra görevi devralan yabancı spor hocaları (M. Moiroux, Signor Martinetti, Stangali gibi), jimnastik ve atletizmin yanı sıra, değişik branşlara da eğilerek (yüzme, kürek, aletli jimnastik), bir ilki daha başlatmış olurlar. Bu çalışmaların ürünü çok geçmeden alınmaya başlanır ve adı Türk Spor Tarihi'ne altın harflerle yazılan Faik Üstünidman'ın yanı sıra, Binbaşı Mazhar Kazancı, Abdurrahman ve Ahmet Robenson kardeşler GSL'nde görev alıp, izcilik, tenis, hokey gibi spor dallarının öğrenciler arasında yaygınlaşmasını sağlarlar. Özellikle Üstünidman'ın ön ayak olmasıyla, öğrenciler futbolla tanışırlar. Ama oynanan futbol, bir kör dövüşünden farklı olmayan ve kural tanımayan bir koşuşturmayı andırmaktadır. Ama futbol GSL' nin Tören Kapısı'ndan adımını atmış ve tam bir salgına dönüşmüştür.

1901 yılında İstanbul'da yaşayan iki İngiliz, James Lafontaine ve Horace Armitage, Rum ve İngiliz oyunculardan oluşan Kadıköy Futbol Kulübü'nü kurmuşlar ama 1903'te takımdaki İngilizler bir anlaşmazlık sonucu ayrılarak Moda Kulübü'nü oluşturmuşlardır. 1904 yılında ise bu kulüpler, Imogen, Elpis, Strugglers takımlarıyla anlaşarak, İstanbul Futbol Birliği'ni hayata geçirmişler ve bugünkü Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadı'nın yerinde bulunan "Union Club-İttihat Spor" sahasında düzenli karşılaşmalar yapmaya başlamışlardır. Görüldüğü gibi bu takımlar yabancı ya da azınlık takımlarıdır. Türk olmayan ekiplerin gerçekleştirdikleri bu ilk futbol karşılaşmaları, GSL öğrencilerini hem ilgilendirir hem de çok üzer. Artık onların amacı, kendi futbol kulüplerini kurmak, ölesiye sevdikleri bu oyunun kurallarını "hatmetmek" ve yabancılarla boy ölçüşmektir.

Türk olmayan takımları yenmek
Galatasaray Spor Kulübü'nün kurucusu Ali Sami Yen, "Ellinci Yıl" kitabında kuruluş öyküsünü şöyle anlatır:
"1 Teşrin 1905'te mektebin beşinci sınıfında edebiyat muallimimiz merhum Mehmet Ata beyin dersi esnasında birkaç arkadaş baş başa vererek Galatasaray'da bir futbol kulübü kurmaya karar verdik. İlk müteşebbisler oyuna ve mücadeleye meyyal arkadaşlardan Asım Tevfik Sonumut, Reşat Şirvani, Cevdet Kalpakçıoğlu, Abidin Daver, Kamil...gibi gençlerdi. Mektepde tahsilde bulunan Bulgar ve Sırp talebesinden çevik ve kuvvetli olanlar da bize iltihak etmişlerdi. Asım'ı muhasebeciliğe, Cevdet'i ikinci reisliğe seçmiş, kendim de Reis olmuştum. Asım her hafta arkadaşlardan birer kuruş toplamakda mahir olduğu için kendisini muhasebeci yapmıştık. Ben Reisliği topu yağlayıp şişirmekle almıştım. Topumuza evladım gibi bakardım. Zaten varımız yoğumuz da toptu. Mektebe gelirken, domuz sokağından geçer, domuz yağı alırdım. Topu onunla yağlar, şişirirdim; yamasını yeni pabucumdan kesmiştim. Bunu gören arkadaşlar, bana hepimizden fazla paye vermişlerdi. Yani o zaman Reisliğe ve diğer vazifelere payeyi, en çok çalışan kazanırdı. Cevdet de ikinci Reisliği formaları yıkadığı için almıştı.

"Maksadımız İngilizler gibi toplu bir halde oynamak, bir renge ve bir isme malik olmak ve Türk olmayan takımları yenmek."

Kulübün adının Gloria (Zafer) ya da Audace (Cesaret) konulması yolunda görüşler ortaya atılmışsa da, sonuçta Galatasaray olmasında anlaşmaya varılmıştır. Araştırmacı Cem Atabeyoğlu, Galatasaray adının, bu takımın yaptığı ilk maçta Rum ekibini 2-0 yenerken, seyircilerin onlardan "Galata Sarayı efendileri"diye söz etmelerinden doğduğunu yazar. Bunun üzerine kurucular da ismi benimserler ve "Adımız Galata Sarayı olsun" derler.

Kurucu Listeler
1905'ten 1919'a kadar Galatasaray Spor Kulübü'ne Başkanlık yapan, mektebin 889 numaralı öğrencisi Ali Sami Yen, inci gibi elyazısıyla tuttuğu Galatasaray Terbiye-i Bedeniye Kulübü ıhsaiyet Defteri'nin (Sayım-İstatistik Defteri) 181 ve 182. sayfalarında kurucu 13 üyeyi şöyle sıralar: 
1-Ali Sami Yen
2-Asım Sonumut
3-Emin Bülend Serdaroğlu
4-Celal İbrahim
5-B. Nikolof
6-Milo Bakiş
7-Pol Bakiş
8-Bekir Sıtkı Bircan
9-Tahsin Nahit
10-Reşat Şirvanizade
11-Hüseyin Hüsnü
12-Refik Cevdet Kalpakçıoğlu
13-Abidin Daver

1905'te Osmanlı İmparatorluğu'nda bir dernekler yasası bulunmadığından, Galatasaray Spor Kulübü yasal olarak tescil edilme olanağını bulamamıştır. 1912 yılında Cemiyetler Kanunu çıkarıldıktan sonra, kulüp yasal bir kimlik kazandı. Yetkili makamlara kulüplerin tüzükleriyle birlikte, kurucu üyelerin ad ve adreslerinin de bildirilmesi zorunlu tutulduğundan, istifa eden ya da eğitimlerini tamamlayarak ülkelerine dönen üyeler ilk listeden çıkarılmış ve 1 Eylül 1913'te kurucu liste yeniden düzenlenmiştir. Kurucu üyelerin yeni sıralaması şöyle gerçekleşmiştir: 
1-Ali Sami Yen
2-Asım Sonumut
3-Emin Bülend Serdaroğlu
4-Celal İbrahim
5-Bekir Sıtkı Bircan
6-Reşat Şirvanizade
7-Refik Cevdet Kalpakçıoğlu
8-Abidin Daver.

Renklerin öyküsü
Galatasaray Spor Kulübü'nün ilk renkleri kırmızı-beyaz'dır. Bayrağımızın renklerinden esinlenerek seçilen bu renkler, dönemin baskıcı ve paranoyak yönetimi tarafından kuşkuyla karşılanmış ve futbolcular sıkı bir takibe alınmışlardır. Bu nedenle, sarı-siyah renkler gündeme gelmiş ama bunlar da kalıcı olmamış ve Galatasaray bugünkü renklerine kavuşmuştur. Bu renklerin öyküsünü Ali Sami Yen'den dinleyelim:

"Birçok yerleri dolaştıktan sonra, nihayet Bahçekapı'daki Şişman Yanko'nun dükkanına gidilerek orada zarif iki yünlü kumaşa tesadüf ettik. Biri, vişneye çalan koyuca tatlı bir kırmızı, öteki de, içinde turuncudan iz taşıyan tok bir sarı. Tezgahtar, mahirane bir el hareketi ile kumaşların dalgalarını birleştirdi. Bir saka kuşunun başı ile kanadının yarattığı renk güzelliğine benzer bir parlaklık hasıl oldu. Ateşin içindeki renk oyunlarını görür gibi olmuştuk. Sarı-Kırmızı alevinin takımımız üstünde parıldamasını tasavvur ediyor ve bizi derhal galibiyetten galibiyete götüreceğini tahayyül ediyorduk. Nitekim de öyle oldu." Buna karşılık kuruculardan Bekir Sıtkı, söz konusu renklerin Gül Baba'nın II.Beyazıt'a verdiği sarı ve kırmızı güllerden esinlendiğini ileri sürer.

Galatasarayın tarihinin devamı için tıkla]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title>Beşiktaş</title>
			<link>http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27130</link>
			<pubDate>Thu, 28 Aug 2008 03:33:27 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27130</guid>
			<description><![CDATA[KURULUŞ

1902 sonbaharında Beşiktaş Serencebey Mahallesi'nde, o zamanın Medine Muhafızı olan Osman Paşa'nın konağının bahçesinde, 22 kişilik genç grup, haftanın bazı günlerinde toplanıp jimnastik hareketleri yapmaktaydı. Başta Osman Paşa'nın oğulları Mehmet Şamil ve Hüseyin Bereket ile mahellenin gençlerinden Ahmet Fetgeri, Mehmet Ali Fetgeri, Nazımnazif, Cemil Feti ve Şevket Beyler&#8217;in aralarında bulunduğu gençlerin ilk ilgilendikleri spor branşları, özellikle barfiks, paralel, güreş, halter, aletli ve aletsiz jimnastikti. O sıralarda siyasi hareketler dolayısıyla her türlü toplanmadan ürkerek hafiyeler dolaştıran 2. Abdülhamit'in adamları Serencebey'deki bu toplanmaları haber alınca, spor yapan gençler bir baskınla karakola götürüldü. Bu sporcu gençlerin bir kısmının saray erkanına yakın olması, ayrıca o dönemlerde kötü gözle bakılan futbol oynamadıkları ve sadece beden hareketleri yaptıklarını belirtmeleriyle gergin durum yumuşadı. Hatta saray çevresinden Şeyhzade Abdülhalim bu sporcuları destekledi ve sık sık antrenmanları seyretmeye başladı. Ünlü boksör ve güreşçi Kenan Bey de antrenmanlara gelerek güreş ve boks hareketleri göstermeye başladı. 
1903 Mart'ında ise özel bir izinle Bereket Jimnastik Kulübü kuruldu. 1908'de Meşrutiyet'in ilanıyla sportif hareketler biraz daha serbestlik kazandı. 31 Mart 1909'daki siyasi olaylardan sonra Edirne'de bulunan Fuat Balkan ve Mazhar Kazancı, Hareket Ordusu ile İstanbul'a geldi. Siyasi olaylar yatıştıktan sonra iyi bir eskrim hocası olan Fuat Balkan ile başta güreş ve halter sporlarını yapan Mazhar Kazancı, Serencebey'de jimnastik yapan gençleri bularak birlikte spor yapma fikrini kabul ettirdi. Fuat Balkan, Ihlamur'daki evinin altındaki yeri, kulüp merkezi yaptı ve Bereket Jimnastik Kulübü'nün adı Beşiktaş Osmanlı Jimnastik Kulübü olarak değiştirildi. Böylece jimnastik, güreş, boks, eskrim ve atletizmin ön planda tutulduğu güçlü bir spor kulübü meydana geldi. Fuat Bey'in arkadaşları Refik ve Şerafettin Beyler de iyi birer eskrimciydi. 

Bu arada Beyoğlu Mutasarrıfı Muhittin Bey'in teşvikiyle Beşiktaş Osmanlı Jimnastik Kulübü, 13 Ocak 1910 tarihinde tescil edilen ilk Türk spor kulübü oldu. Semtin gençlerinin bu spor kulübüne ilgisi büyüdü ve spor yapan üyelerin sayısı bir anda 150'ye yükseldi. Kulübün merkezi de Ihlamur'dan Akaretler'de 49 numaralı binaya taşındı. Bir süre sonra bu bina da küçük gelince, yine Akaretler'de 84 numaralı binaya geçildi. Bu binanın arkasındaki bahçe de bir spor sahası haline getirildi. 

RENKLERİMİZ VE İLK ROZETİMİZ

Yıllardır Beşiktaş&#8217;ın ilk renklerinin kırmızı-beyaz olduğu, Balkan Savaşı'nın kaybedilmesinin ardından siyah-beyaz olarak değiştirildiği söylenir. Beşiktaş tarihi ile ilgili bir çok kaynak böyle yazmaktadır. Ancak 100. yıl belgeselinin hazırlanması sırasında yapılan ayrıntılı araştırmalarda, kırmızı rengin kullanılmadığı, renklerimizin her zaman siyah-beyaz olduğu yönündeki belgeler ağırlık göstermiştir. Beşiktaş 100. Yıl Belgeseli yapımcısı Tuğrul Yenidoğan, yaptığı araştırmalar sonucunda bu tartışmalara noktayı koymuştur: 

Osman Paşa Konağı&#8217;nda başlangıçta ferdi sporlar yapıldığından herhangi bir forma rengine gereksinim duyulmadı. Ancak sporcuların sayısı her geçen gün yeni katılımlarla artmaya devam edince, eğitimini Fransız mektebinde tamamlamış Mehmet Şamil Bey kurucular heyetini topladı. Okul günlerinde kullandığı, okulunun renklerini taşıyan rozeti yakasından çıkardı ve gösterdi: &#8220;Bizler de tıpkı bu rozet gibi bir rozet yaptırmalı ve Kulübümüz&#8217;de spora devam eden her azayı bu rozeti taşımaya mecbur tutmalıyız&#8221; dedi. Toplantıya katılanlar Mehmet Şamil Bey&#8217;in teklifini heyecanla kabul ettiler. Toplantının sonunda rozette yer alacak kulüp renkleri de kararlaştırıldı. Tabiatın bütünüyle birbirine zıt iki ana rengi kulüp renkleri olarak seçildi: Siyah ve Beyaz...
Beşiktaş&#8217;ın ilk rozetinin yapıldığı tarih, Fransız mektebindeki rozetlerden esinlenerek miladi yıl olarak &#8220;1906&#8221; yazıldı. Üstte Arap harfleriyle &#8220;Beşiktaş&#8221; yazarken, sağda &#8220;J&#8221;, solda &#8220;K&#8221; harfleri yer aldı. Rozetin arka yüzünde &#8220;Konstantinopolis&#8221;te yapıldığı yazılıdır ve iç tarafında rozeti yapan ustanın mührü yer almaktadır. Rozetteki armada yer alan yıldızın 6 köşeli olduğu dikkat çekmektedir. 2. Meşrutiyet&#8217;e kadar (1908) bu 6 köşeli yıldız kullanılmıştır. Bu rozet, İskender Yakak tarafından Onursal Başkanımız Süleyman Seba&#8217;ya hediye edilmiştir.


Beşiktaşın Tarihinin devamı için tıkla]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[KURULUŞ

1902 sonbaharında Beşiktaş Serencebey Mahallesi'nde, o zamanın Medine Muhafızı olan Osman Paşa'nın konağının bahçesinde, 22 kişilik genç grup, haftanın bazı günlerinde toplanıp jimnastik hareketleri yapmaktaydı. Başta Osman Paşa'nın oğulları Mehmet Şamil ve Hüseyin Bereket ile mahellenin gençlerinden Ahmet Fetgeri, Mehmet Ali Fetgeri, Nazımnazif, Cemil Feti ve Şevket Beyler&#8217;in aralarında bulunduğu gençlerin ilk ilgilendikleri spor branşları, özellikle barfiks, paralel, güreş, halter, aletli ve aletsiz jimnastikti. O sıralarda siyasi hareketler dolayısıyla her türlü toplanmadan ürkerek hafiyeler dolaştıran 2. Abdülhamit'in adamları Serencebey'deki bu toplanmaları haber alınca, spor yapan gençler bir baskınla karakola götürüldü. Bu sporcu gençlerin bir kısmının saray erkanına yakın olması, ayrıca o dönemlerde kötü gözle bakılan futbol oynamadıkları ve sadece beden hareketleri yaptıklarını belirtmeleriyle gergin durum yumuşadı. Hatta saray çevresinden Şeyhzade Abdülhalim bu sporcuları destekledi ve sık sık antrenmanları seyretmeye başladı. Ünlü boksör ve güreşçi Kenan Bey de antrenmanlara gelerek güreş ve boks hareketleri göstermeye başladı. 
1903 Mart'ında ise özel bir izinle Bereket Jimnastik Kulübü kuruldu. 1908'de Meşrutiyet'in ilanıyla sportif hareketler biraz daha serbestlik kazandı. 31 Mart 1909'daki siyasi olaylardan sonra Edirne'de bulunan Fuat Balkan ve Mazhar Kazancı, Hareket Ordusu ile İstanbul'a geldi. Siyasi olaylar yatıştıktan sonra iyi bir eskrim hocası olan Fuat Balkan ile başta güreş ve halter sporlarını yapan Mazhar Kazancı, Serencebey'de jimnastik yapan gençleri bularak birlikte spor yapma fikrini kabul ettirdi. Fuat Balkan, Ihlamur'daki evinin altındaki yeri, kulüp merkezi yaptı ve Bereket Jimnastik Kulübü'nün adı Beşiktaş Osmanlı Jimnastik Kulübü olarak değiştirildi. Böylece jimnastik, güreş, boks, eskrim ve atletizmin ön planda tutulduğu güçlü bir spor kulübü meydana geldi. Fuat Bey'in arkadaşları Refik ve Şerafettin Beyler de iyi birer eskrimciydi. 

Bu arada Beyoğlu Mutasarrıfı Muhittin Bey'in teşvikiyle Beşiktaş Osmanlı Jimnastik Kulübü, 13 Ocak 1910 tarihinde tescil edilen ilk Türk spor kulübü oldu. Semtin gençlerinin bu spor kulübüne ilgisi büyüdü ve spor yapan üyelerin sayısı bir anda 150'ye yükseldi. Kulübün merkezi de Ihlamur'dan Akaretler'de 49 numaralı binaya taşındı. Bir süre sonra bu bina da küçük gelince, yine Akaretler'de 84 numaralı binaya geçildi. Bu binanın arkasındaki bahçe de bir spor sahası haline getirildi. 

RENKLERİMİZ VE İLK ROZETİMİZ

Yıllardır Beşiktaş&#8217;ın ilk renklerinin kırmızı-beyaz olduğu, Balkan Savaşı'nın kaybedilmesinin ardından siyah-beyaz olarak değiştirildiği söylenir. Beşiktaş tarihi ile ilgili bir çok kaynak böyle yazmaktadır. Ancak 100. yıl belgeselinin hazırlanması sırasında yapılan ayrıntılı araştırmalarda, kırmızı rengin kullanılmadığı, renklerimizin her zaman siyah-beyaz olduğu yönündeki belgeler ağırlık göstermiştir. Beşiktaş 100. Yıl Belgeseli yapımcısı Tuğrul Yenidoğan, yaptığı araştırmalar sonucunda bu tartışmalara noktayı koymuştur: 

Osman Paşa Konağı&#8217;nda başlangıçta ferdi sporlar yapıldığından herhangi bir forma rengine gereksinim duyulmadı. Ancak sporcuların sayısı her geçen gün yeni katılımlarla artmaya devam edince, eğitimini Fransız mektebinde tamamlamış Mehmet Şamil Bey kurucular heyetini topladı. Okul günlerinde kullandığı, okulunun renklerini taşıyan rozeti yakasından çıkardı ve gösterdi: &#8220;Bizler de tıpkı bu rozet gibi bir rozet yaptırmalı ve Kulübümüz&#8217;de spora devam eden her azayı bu rozeti taşımaya mecbur tutmalıyız&#8221; dedi. Toplantıya katılanlar Mehmet Şamil Bey&#8217;in teklifini heyecanla kabul ettiler. Toplantının sonunda rozette yer alacak kulüp renkleri de kararlaştırıldı. Tabiatın bütünüyle birbirine zıt iki ana rengi kulüp renkleri olarak seçildi: Siyah ve Beyaz...
Beşiktaş&#8217;ın ilk rozetinin yapıldığı tarih, Fransız mektebindeki rozetlerden esinlenerek miladi yıl olarak &#8220;1906&#8221; yazıldı. Üstte Arap harfleriyle &#8220;Beşiktaş&#8221; yazarken, sağda &#8220;J&#8221;, solda &#8220;K&#8221; harfleri yer aldı. Rozetin arka yüzünde &#8220;Konstantinopolis&#8221;te yapıldığı yazılıdır ve iç tarafında rozeti yapan ustanın mührü yer almaktadır. Rozetteki armada yer alan yıldızın 6 köşeli olduğu dikkat çekmektedir. 2. Meşrutiyet&#8217;e kadar (1908) bu 6 köşeli yıldız kullanılmıştır. Bu rozet, İskender Yakak tarafından Onursal Başkanımız Süleyman Seba&#8217;ya hediye edilmiştir.


Beşiktaşın Tarihinin devamı için tıkla]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title>Fenerbahçe</title>
			<link>http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27129</link>
			<pubDate>Thu, 28 Aug 2008 03:30:44 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27129</guid>
			<description><![CDATA[Kadıköy ve Fenerbahçesi; 

İstanbul&#8217;un Kadıköy yakası; Allah&#8217;ın, yeryüzünü yaratırken kesinlikle ayrıcalıklı davrandığı bir eşsiz yöre... Tarihlerin henüz 1900 yılına ulaşmadığı İstanbul&#8217;da, Kalamış&#8217;ıyla 


Fenerbahçe&#8217;siyle, Caddebostan&#8217;ı Suadiye&#8217;si Moda&#8217;sı ile adeta bir rüya beldesi... Göz alabildiğine bomboş arsalarla yemyeşil çayırlara sahip bu yörede, doğanın insanları spor yapmak için sanki teşvik ettiği yıllar... 

Ve de, İstanbul&#8217;un silüeti deniz üzerinde uzaklardan perde perde yansıyıp dalgalanırken, Fenerbahçe Burnu&#8217;nda yanıp sönerek yol gösteren bir fener Türk sporuna önderlik edeceği bir kulübe sembol olmanın da gururu içinde, Adalar&#8217;a, Marmara&#8217;ya, daha da ötesi uzak yıllara doğru aynı şevkle ışık saçacağı günlerin özlemi ile çakıp durmaya başlamıştı sanki... Ve de Kadıköy, o dönemlerde en güzel semti olan Fenerbahçesi&#8217;nin bağrından çıkaracağı takımını önce yakınlara, sonra da yarınlara armağan edeceği günleri bekliyordu gayri... 

Kuşdili Çayırında İlk Futbol Oyunu;

İlk futbol oyununun, bugünkü anlamıyla ilk kez 1823 yılında İngiltere&#8217;de oynanmaya başlamasının üzerinden neredeyse yıllar ve yıllar geçmişti. Nihayet tarihler 1890&#8217;lı yıllara ulaştığında, Moda&#8217;da oturan İngiliz&#8217;ler de bu keyifli spordan iyice etkilenmiş ve o yemyeşil arsaların bulunduğu Kadıköy&#8217;ün geniş alanlarında, futbolu oynamaya başlamışlardı. Seyri çok keyifli bu oyunun, çevredeki Türk gençlerinde de ilgi uyandıracağı ve de bu sporu onlara sevdireceği pek tabii idi ve hatta da kaçınılmazdı. Ama ne var ki, o sıralarda süren monarşi rejimi nedeniyle Müslüman Türkler için cemiyet kurmanın ve hatta mevcut cemiyetlere dahi üye olmanın yasak olmasından dolayı, Kadıköy Çayırlarında top koşturan İngiliz gençlere yine ancak Rum gençleri eşlik edebilmekteydi. Yine de, hemen her akşamüstü bilhassa Kuşdili Çayırında yapılan bu futbol maçları ya da antrenmanları, Kadıköy halkının büyük bir kesiminin ilgisini çekmekte, genellikle akşamüstleri zevk için de olsa oynanan bu futbol oyunu için, Kalamış&#8217;tan, Moda&#8217;dan, Kuyubaşı&#8217;ndan, ve hatta Haydarpaşa civarlarından gelecek öbek öbek halkı, gününe ve hava durumuna göre küçük ya da büyük kümeler halinde bu oyunu seyretmeye yöneltmekteydi. Kadıköy halkının ekserisi ikindi sularında ayaklanır, günlerden Cuma ve Pazar değilse yani Kurbağalıdere&#8217;nin kenarındaki salaş tiyatroda Komik Hasan&#8217;ın tuluat kumpanyası oynanmıyorsa Kuşdili Çayırı&#8217;na doğru yola koyulurlardı. Yok, eğer günlerden Cuma ya da Pazar ise de, Moda&#8217;ya doğru ya da şimdiki Fenerbahçe Stadyumu&#8217;nun bulunduğu Papazın Çayırı&#8217;na doğru yola koyulurlardı (*1). Omuzdaş kılıklı, burma bıyıklı tüylü tüysüz gençler, yanlarında boy boy çocuklarla hanım nineler ve de orta yaşlı hatunlar, Arap bacılar, ahretlikler, kahvede pineklemekten usanan efendi kişiler, burada çayırı çepeçevre kuşatır, kadınlar getirdikleri kilimleri yayarlar, erkeklerin kimi toprağa bağdaş kurar, kimi büyükçe bir taşa oturur, kimi ayakta dururdu. Sucusu, dondurmacısı, kağıt helvacısı, simitçisi, baloncusu, Eyüp oyuncakçısı velhasılı satıcıların her çeşidi burada arzı endam eyler, burayı adeta panayır yerinden farksız kılardı. Ortadaki saha olacak alanda ise, kapı gibi gövdeli, başları açık, renk renk gömleklerinin kolları sıvalı, göğüsleri fora, bacaklarından dizkapaklarına kadar şortlu bir alay adam soluk soluğa koşuşurlar, birbirlerine çarpıp çarpıp, alt alta üst üste mecelleşirler, güya da top oynarlardı. Oynanan bu futbollardan örnek alan bazı gençler, Kadıköy&#8217;ündeki arsalarda ya da geniş çayırlarda onlar gibi top oynamaya heveslenir, karman çorman bir biçimde, bir harradır bir gürradır gider, topa en çok vuranla onu en havalara yükselten erbab sayılırdı. Ne var ki bir süre sonra, bir başka deyişle 1900&#8217;lü yıllara iyice yaklaşılmasıyla birlikte, Moda&#8217;da oturan İngiliz gençlerinin artık modern futbolu oynamaya başlamaları ve dolayısıyla da oynadıkları futbolu daha seyredilir bir halde sunmaları, kendilerini hayran hayran seyreden Kadıköy&#8217;lü gençlerin yüreklerinde birtakım kıpırdanmalara sebep oluyor, onlar gibi organize bir takım kurma isteklerini ise, vazgeçilemez bir tutkuya dönüştürmeye başlıyordu. 

Kadıköy Football Association 

1890&#8217;lı yıllarda İstanbul Moda&#8217;da yaşayan İngiliz ailelerinden La Fontaine, Giraud, Whittall, Charnaud, Pears, Armitage aileleri Kadıköy ve Moda&#8217;nın çayırlarında kendi aralarında bu oyunu yeni yeni oynamaya başladıklarında, İzmir&#8217;de yaşayan İngiliz aileleri, Bornova çayırlarında bu oyunu çoktan oynamaya başlamışlardı bile (*2). Zira sosyal ve idari bakımdan payitaht İstanbul&#8217;a uzak ve rahat iki şehir olan Selanik ile İzmir, 1870&#8217;li yıllarda Osmanlı&#8217;nın futbol oyunu için ilk taraftar bulduğu toprakları oluyor, futbol oyunu o dönemlerde dini inançların da etkisi ile Müslüman Türkler arasında gelişemediğinden, böylece de Osmanlı toprakları üzerinde ilk defa gayrimüslim ve levanten (ülkede yerleşmiş bulunan yabancı uyruklu) vatandaşlar tarafından oynanıyordu. 

Moda&#8217;da futbolla tanışan ilk ailelerin İstanbul&#8217;da İngiltere elçiliği personeli görevlileriyle aralarında yaptıkları maç rekabetini, 1894 yılında İzmir&#8217;de &#8220;Football Club Smyrne&#8221;nin kurulması ile birlikte İstanbul - İzmir rekabeti izlemeye başlıyordu (*3). İzmir&#8217;de futbolun öncülüğünü yapan James La Fontaine, 1889 yılında İstanbul&#8217;a yerleştiğinde, Kadıköy&#8217;de İngilizlerin futbol-rugby karışımı bir oyun oynadıklarını görmüş ve onlarla kısa zamanda dostluk kurarak, daha iyi bildiği futbol oyununu onlara kabul ettirmişti. Tarihler 1897 yılını gösterdiğinde, James La Fontaine ve arkadaşları Kadıköy yakasında ilk kez bir futbol takımı olarak Kadıköy Football Association adı altında toplanıyor, takımı oluşturan İngiliz, Rum, Ermeni gençleri, genelde İstanbul&#8217;a sefere gelen İngiliz gemicilerle oynadıkları oyunlarını Kadıköy&#8217;ün çayırlarında sürdürüyor, ve her akşamüstü (ilk bölümde geniş bir biçimde sunduğumuz) o kalabalık izleyici kitlesine de seyrettiriyorlardı. Bu müsabakalar halkın öylesine ilgisini çekmişti ki &#8220;Football Association&#8221; takımı, iki yıl içerisinde &#8220;İzmir Karması&#8221; ile karşılıklı olarak futbol maçları yapmaya yönelmişti.

BLACK STOCKING FC&#8221; Kuruluyor ; 
Ne var ki, Sultan 2. Abdülhamid&#8217;in padişahlığının sürdüğü o dönemde, mevcut monarşi rejiminin korunması amacıyla Türk gençlerinin dernek kurmaları yasaktı. Bu durum ise, yabancı ve azınlıkların top koşturdukları kendi topraklarında futbol oynamanın imkan ve zevkinden mahrum olan ve onların aralarına karışarak oynamak istedikleri bu cazip oyunu ancak gıpta ile seyretmekle yetinen Kadıköylü Müslüman Türk gençleri arasında, sadece üzüntü değil aynı zamanda tabii ki öfke ve hırs da uyandırıyordu. İşte her türlü tehlikeyi göze alan bu gençlerden, deniz öğrencisi Fuat Hüsnü (Kayacan), eski hariciyecilerden Reşat Danyal ve Mehmet Ali ile, Kuşdili&#8217;nde Papazın Çayırı adı verilen topraklarda meşin yuvarlağa vuruşlar yapan arkadaşları bu özlemin sona ermesini amaçlıyorlar, ve 1899 yılında da, devrin hafiye ve jurnalcilerinin dikkatlerinden kaçmak ve hışımlarından korunmak amacıyla bir İngiliz adı altında Black Stocking FC (Siyah Çoraplılar Futbol Kulübü) &#8216;nü kuruyorlardı. Ancak siyah çorap ve kırmızı üst formaları ile Türk gençlerinin oluşturduğu bu ilk Türk spor ve futbol topluluğu daha ilk maçlarında hafiyelerin baskınına uğruyor ve hemen dağıtılıyordu. 

1899; Fenerbahçe&#8217;nin Gerçek Kuruluş Yılı 
Burada dikkati çeken en önemli nokta; Fenerbahçe Spor Kulübü&#8217;nün Black Stocking FC ismi altında 1899 yılındaki bu ilk girişimindeki öncülük yapan gençler ile, ilerideki yıllarda kurulacak olan Kadıköy Futbol Kulübü (1902) ve Fenerbahçe Futbol Kulübü (1907) ismi altında toplanan gençlerin genelde aynı kişiler olacağıydı. Dolayısıyla FENERBAHÇE KULÜBÜ kuruluşunu gayri resmi olarak 1899 yılında gerçekleştirmiş, ne var ki iki kez kapatılmaları nedeni ile faaliyetlerine, ancak resmi kuruluş yılları olan 1907 yılında geçebilmişti. Görülen odur ki; Black Stocking F.C. ya da Kadıköy Futbol Kulübü isimleri, amaç karşısında birer araçtırlar (*4). Ayrıca İstanbul&#8217;da kurulan futbol kulüplerinin listeleri incelendiğinde de; Moda Futbol Kulübü (1896), Cadi-Keuy Football Club (1899) ve Imogen (1900) takımlarının İngiliz uyruklular tarafından, Elpis (1900) takımının Rumlar tarafından, Black Stocking (1899), Beşiktaş, Galatasaray ve Fenerbahçe kulüplerinin ise Osmanlı uyruklular tarafından kurulmuş oldukları da zaten görülmektedir.

KADIKÖY FUTBOL KULÜBÜ Kuruluşu 
Ama yine de, aradan geçen birkaç yıl içinde aynı gençlerin bir bölümü, aralarına yeni katılanlarla beraber Kurbağalıdere Köprüsü&#8217;nün hemen yakınındaki (şimdiki stadyumun karsısında) Hurşit Ağa&#8217;nın kahvehanesinde muntazaman toplanıyor ve 1901 yılında da, bu kez isim de değiştirerek Kadıköy Futbol Kulübü ismindeki bir yeni takımı daha kurabilmenin çalışmalarını yapıyorlardı. Konu ile ilgili ayrıntılı bilgiye, yaşadığı yakın tarihi, yazılarında bütün ayrıntıları ile canlandıran üstad Sermet Muhtar Alus&#8217;un, 1951 senesinde Tarih Hazinesi Mecmuası&#8217;na yazdığı &#8220;Kadıköyü&#8217;nde İlk Futbol&#8221; isimli makalesinde rastlıyoruz ; 

(Aslı gibidir) : &#8220; Zamanın musiki üstadı Sine Kemani Nuri Bey&#8217;in anlatışına bakılırsa, futbola meraklı ilk Türk gençleri bir kulüp kurmağa, daha bir derli toplu birleşmeye karar vermişler. Çok geçmeden arzularını yerine getirmiş, elbiseyi de seçmişler; gömleğin göksü, yakası, kol kapakları beyaz, öbür tarafları kırmızı, pantolon keza beyaz. Kuşdili Papazın çayırlarında kendi aralarında maçlara girişmişler. Moda&#8217;daki İngilizlerden, Rumlardan mürekkep (oluşan) takımın derecesine erişmek, onları yenmek baş emelleri(en büyük arzuları). Eski cimnastikçi ve idmancılardan Sine Kemani Bay Nuri&#8217;nin rivayetine göre, ilk oynayanları sayalım: Kendisi(Nuri Bey), Emced Bey, Mehmet Ali ve kardeşi Neşet Beyler, Reşat Danyal Bey, Hafız Mustafa, Topçu zabiti Cevdet Bey, Eşref Bey, Hüsnü Paşa zade Bahriyeli Fuat Bey, Mekteb-i Sultani&#8217;li Daniş, Tahsin (Şair Tahsin Nahit) Bey, Sarı Şevki. 

Haftalık Malumat Mecmuası sahibi Baba Tahir&#8217;in yevmi (günlük) Fransızca Servet Gazetesi, bu maçlara dair teşvik yollu bir yazı neşretmiş. Fırsatı kaçırmayan namlı hafiyyelerden (gizli görevli polis) biri, Sultan Hamid&#8217;e hemen jurnali(haberi) uçurmuş: &#8220; Kadıköy gençleri, Veliahd- i Saltanat Reşat Efendi (Sultan Reşat)&#8217;nin himayesinde (korumasında) bir cemiyet teşkil eylemişlerdir (oluşturmuşlardır). Beray-i ubudiyet (kulunuz olarak), nazar-ı dikkat-i hümayunlarınızı celp ederim (padişahımın dikkatlerini çekerim). Ferman.&#8221; 

Ve tabii ki, yine rejim ve futbolun haram sayılması nedeniyle dini baskılı, ancak daha sıkı hafiye baskısı sonucunda da zaptiye teşkilatının baskınıyla bu girişimler de yine engelleniyor ve Kadıköy&#8217;lü gençler bir kez daha dağıtılıyordu. Ne hazin bir kaderdir ki, Olimpiyatların Atina&#8217;daki açılış gününe rastlayan 6 Nisan 1896 tarihinde Tatavla (Kurtuluş)&#8217;da bir gurup Rum vatandaşımızın teşebbüsüyle &#8220;Tatavla - Heraklis Jimnastik Kulübü&#8221; şaşalı bir biçimde tabii ki de kurulurken(*6), ondan iki yıl sonra tamamen Türk gençlerinden oluşarak kurulmaya çalışılan &#8220;Kadıköy Futbol Kulübü&#8221; mevcut rejim nedeniyle hemen kapatılıyor, kurucuları ise sürgün edilmekten zor kurtuluyordu. Bu durum Türk sporunun kulüpler yolundaki gelişimini en az 5 yıl geciktirecek ve yurdumuzda futbol ağırlıklı sporun temeli de, yabancı egemenliği ve anlayışı ile atılacaktı (* 7). 

İşte İstanbul&#8217;da, hem Pera yakasında hem de Kadıköy yakasında oturan ecnebi (levanten) ve gayrimüslim vatandaşlarımızın, törenlerle kurdukları ilk kulüplerinin yaşama hakkını elde etmelerine karşın, yine kalpleri spor aşkı ile çarpan Kadıköy&#8217;lü Türk gençlerimiz tarafından girişilen her iki cesurane teşebbüsün gerçekleşememesi, onların içindeki bu ateşi söndürmüyor, aksine, Kadıköy&#8217;de bir futbol kulübü kurmalarına hiçbir kuvvetin engel olamayacağı gerçeği ile, daha henüz ismi bile belli olmayan ve fakat ki Kadıköy&#8217;ün bağrından çıkacak ve gelecekte milyonlarca taraftara sahip olacak bir kulübü kurmaları için, sadece sayılı yılların kaldığını da sanki artık iyiden iyiye hissediyorlardı. 

Kadıköy&#8217;de Kuruluşu Bekleyiş ; Güneş, 1900&#8217;lerle henüz tanışmış. İstanbul&#8217;un her semti aynı sıcaklıkta aynı cömertlikte aydınlanırken, Kadıköy yakasında gökyüzü hep puslu, sanki her dem kapalı gibi. Kuşdili Çayırı mahzun, Papazın Çayırı solgun gibi. Fenerbahçesi&#8217;nde bahçeler çiçeksiz, köşklerinde kanaryalar suskun, güllerle bülbülleri küs gibi... Zira, içleri spor aşkı ile yanan Türk gençlerinin Kadıköy&#8217;de kulüp kurma istekleri &#8220;saray&#8221;ca iki kez engellenmiş, levanten ve gayrimüslim vatandaşlarımızın aynı isteklerine aynı saraydan izin çıkarken, Kadıköylü gençlerimiz sarayın rejimine karşı iki kez yenilmiş gibi. İşte bu nedenledir ki, gayri tüm Kadıköy halkı suskun, biraz da yaralı, Kalamış&#8217;ta esen rüzgar bir mahzun, Fenerbahçesi&#8217;nde çakan &#8220;Beyaz Fener&#8221; bir mahzun gibi. İşte bu nedenledir ki ; galip, sanki bu yolda mağlup gibi... 

Ve de deniz üzerinde İstanbul&#8217;un silüeti, karşı uzaklardan perde perde sahile akarken, &#8220;ışıksız FENER, çiçeksiz BAHÇE &#8221; misali biçare yarımada, mahzun bir eda ile karşı sahilindeki sarayın ufuklarına doğru bakıp bakıp kuruluş izninin çıkması hayali içinde &#8220; Bu memlekette bir gün sabah olursa Haluk. &#8221; mısralarını yüreği yaralı fakat gönlü ümitle dolu bir şekilde sanki okur da, devlet kapusundan da medet bekler gibi... 


Fenerbahcenin tarihinin devamı için tıkla]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Kadıköy ve Fenerbahçesi; 

İstanbul&#8217;un Kadıköy yakası; Allah&#8217;ın, yeryüzünü yaratırken kesinlikle ayrıcalıklı davrandığı bir eşsiz yöre... Tarihlerin henüz 1900 yılına ulaşmadığı İstanbul&#8217;da, Kalamış&#8217;ıyla 


Fenerbahçe&#8217;siyle, Caddebostan&#8217;ı Suadiye&#8217;si Moda&#8217;sı ile adeta bir rüya beldesi... Göz alabildiğine bomboş arsalarla yemyeşil çayırlara sahip bu yörede, doğanın insanları spor yapmak için sanki teşvik ettiği yıllar... 

Ve de, İstanbul&#8217;un silüeti deniz üzerinde uzaklardan perde perde yansıyıp dalgalanırken, Fenerbahçe Burnu&#8217;nda yanıp sönerek yol gösteren bir fener Türk sporuna önderlik edeceği bir kulübe sembol olmanın da gururu içinde, Adalar&#8217;a, Marmara&#8217;ya, daha da ötesi uzak yıllara doğru aynı şevkle ışık saçacağı günlerin özlemi ile çakıp durmaya başlamıştı sanki... Ve de Kadıköy, o dönemlerde en güzel semti olan Fenerbahçesi&#8217;nin bağrından çıkaracağı takımını önce yakınlara, sonra da yarınlara armağan edeceği günleri bekliyordu gayri... 

Kuşdili Çayırında İlk Futbol Oyunu;

İlk futbol oyununun, bugünkü anlamıyla ilk kez 1823 yılında İngiltere&#8217;de oynanmaya başlamasının üzerinden neredeyse yıllar ve yıllar geçmişti. Nihayet tarihler 1890&#8217;lı yıllara ulaştığında, Moda&#8217;da oturan İngiliz&#8217;ler de bu keyifli spordan iyice etkilenmiş ve o yemyeşil arsaların bulunduğu Kadıköy&#8217;ün geniş alanlarında, futbolu oynamaya başlamışlardı. Seyri çok keyifli bu oyunun, çevredeki Türk gençlerinde de ilgi uyandıracağı ve de bu sporu onlara sevdireceği pek tabii idi ve hatta da kaçınılmazdı. Ama ne var ki, o sıralarda süren monarşi rejimi nedeniyle Müslüman Türkler için cemiyet kurmanın ve hatta mevcut cemiyetlere dahi üye olmanın yasak olmasından dolayı, Kadıköy Çayırlarında top koşturan İngiliz gençlere yine ancak Rum gençleri eşlik edebilmekteydi. Yine de, hemen her akşamüstü bilhassa Kuşdili Çayırında yapılan bu futbol maçları ya da antrenmanları, Kadıköy halkının büyük bir kesiminin ilgisini çekmekte, genellikle akşamüstleri zevk için de olsa oynanan bu futbol oyunu için, Kalamış&#8217;tan, Moda&#8217;dan, Kuyubaşı&#8217;ndan, ve hatta Haydarpaşa civarlarından gelecek öbek öbek halkı, gününe ve hava durumuna göre küçük ya da büyük kümeler halinde bu oyunu seyretmeye yöneltmekteydi. Kadıköy halkının ekserisi ikindi sularında ayaklanır, günlerden Cuma ve Pazar değilse yani Kurbağalıdere&#8217;nin kenarındaki salaş tiyatroda Komik Hasan&#8217;ın tuluat kumpanyası oynanmıyorsa Kuşdili Çayırı&#8217;na doğru yola koyulurlardı. Yok, eğer günlerden Cuma ya da Pazar ise de, Moda&#8217;ya doğru ya da şimdiki Fenerbahçe Stadyumu&#8217;nun bulunduğu Papazın Çayırı&#8217;na doğru yola koyulurlardı (*1). Omuzdaş kılıklı, burma bıyıklı tüylü tüysüz gençler, yanlarında boy boy çocuklarla hanım nineler ve de orta yaşlı hatunlar, Arap bacılar, ahretlikler, kahvede pineklemekten usanan efendi kişiler, burada çayırı çepeçevre kuşatır, kadınlar getirdikleri kilimleri yayarlar, erkeklerin kimi toprağa bağdaş kurar, kimi büyükçe bir taşa oturur, kimi ayakta dururdu. Sucusu, dondurmacısı, kağıt helvacısı, simitçisi, baloncusu, Eyüp oyuncakçısı velhasılı satıcıların her çeşidi burada arzı endam eyler, burayı adeta panayır yerinden farksız kılardı. Ortadaki saha olacak alanda ise, kapı gibi gövdeli, başları açık, renk renk gömleklerinin kolları sıvalı, göğüsleri fora, bacaklarından dizkapaklarına kadar şortlu bir alay adam soluk soluğa koşuşurlar, birbirlerine çarpıp çarpıp, alt alta üst üste mecelleşirler, güya da top oynarlardı. Oynanan bu futbollardan örnek alan bazı gençler, Kadıköy&#8217;ündeki arsalarda ya da geniş çayırlarda onlar gibi top oynamaya heveslenir, karman çorman bir biçimde, bir harradır bir gürradır gider, topa en çok vuranla onu en havalara yükselten erbab sayılırdı. Ne var ki bir süre sonra, bir başka deyişle 1900&#8217;lü yıllara iyice yaklaşılmasıyla birlikte, Moda&#8217;da oturan İngiliz gençlerinin artık modern futbolu oynamaya başlamaları ve dolayısıyla da oynadıkları futbolu daha seyredilir bir halde sunmaları, kendilerini hayran hayran seyreden Kadıköy&#8217;lü gençlerin yüreklerinde birtakım kıpırdanmalara sebep oluyor, onlar gibi organize bir takım kurma isteklerini ise, vazgeçilemez bir tutkuya dönüştürmeye başlıyordu. 

Kadıköy Football Association 

1890&#8217;lı yıllarda İstanbul Moda&#8217;da yaşayan İngiliz ailelerinden La Fontaine, Giraud, Whittall, Charnaud, Pears, Armitage aileleri Kadıköy ve Moda&#8217;nın çayırlarında kendi aralarında bu oyunu yeni yeni oynamaya başladıklarında, İzmir&#8217;de yaşayan İngiliz aileleri, Bornova çayırlarında bu oyunu çoktan oynamaya başlamışlardı bile (*2). Zira sosyal ve idari bakımdan payitaht İstanbul&#8217;a uzak ve rahat iki şehir olan Selanik ile İzmir, 1870&#8217;li yıllarda Osmanlı&#8217;nın futbol oyunu için ilk taraftar bulduğu toprakları oluyor, futbol oyunu o dönemlerde dini inançların da etkisi ile Müslüman Türkler arasında gelişemediğinden, böylece de Osmanlı toprakları üzerinde ilk defa gayrimüslim ve levanten (ülkede yerleşmiş bulunan yabancı uyruklu) vatandaşlar tarafından oynanıyordu. 

Moda&#8217;da futbolla tanışan ilk ailelerin İstanbul&#8217;da İngiltere elçiliği personeli görevlileriyle aralarında yaptıkları maç rekabetini, 1894 yılında İzmir&#8217;de &#8220;Football Club Smyrne&#8221;nin kurulması ile birlikte İstanbul - İzmir rekabeti izlemeye başlıyordu (*3). İzmir&#8217;de futbolun öncülüğünü yapan James La Fontaine, 1889 yılında İstanbul&#8217;a yerleştiğinde, Kadıköy&#8217;de İngilizlerin futbol-rugby karışımı bir oyun oynadıklarını görmüş ve onlarla kısa zamanda dostluk kurarak, daha iyi bildiği futbol oyununu onlara kabul ettirmişti. Tarihler 1897 yılını gösterdiğinde, James La Fontaine ve arkadaşları Kadıköy yakasında ilk kez bir futbol takımı olarak Kadıköy Football Association adı altında toplanıyor, takımı oluşturan İngiliz, Rum, Ermeni gençleri, genelde İstanbul&#8217;a sefere gelen İngiliz gemicilerle oynadıkları oyunlarını Kadıköy&#8217;ün çayırlarında sürdürüyor, ve her akşamüstü (ilk bölümde geniş bir biçimde sunduğumuz) o kalabalık izleyici kitlesine de seyrettiriyorlardı. Bu müsabakalar halkın öylesine ilgisini çekmişti ki &#8220;Football Association&#8221; takımı, iki yıl içerisinde &#8220;İzmir Karması&#8221; ile karşılıklı olarak futbol maçları yapmaya yönelmişti.

BLACK STOCKING FC&#8221; Kuruluyor ; 
Ne var ki, Sultan 2. Abdülhamid&#8217;in padişahlığının sürdüğü o dönemde, mevcut monarşi rejiminin korunması amacıyla Türk gençlerinin dernek kurmaları yasaktı. Bu durum ise, yabancı ve azınlıkların top koşturdukları kendi topraklarında futbol oynamanın imkan ve zevkinden mahrum olan ve onların aralarına karışarak oynamak istedikleri bu cazip oyunu ancak gıpta ile seyretmekle yetinen Kadıköylü Müslüman Türk gençleri arasında, sadece üzüntü değil aynı zamanda tabii ki öfke ve hırs da uyandırıyordu. İşte her türlü tehlikeyi göze alan bu gençlerden, deniz öğrencisi Fuat Hüsnü (Kayacan), eski hariciyecilerden Reşat Danyal ve Mehmet Ali ile, Kuşdili&#8217;nde Papazın Çayırı adı verilen topraklarda meşin yuvarlağa vuruşlar yapan arkadaşları bu özlemin sona ermesini amaçlıyorlar, ve 1899 yılında da, devrin hafiye ve jurnalcilerinin dikkatlerinden kaçmak ve hışımlarından korunmak amacıyla bir İngiliz adı altında Black Stocking FC (Siyah Çoraplılar Futbol Kulübü) &#8216;nü kuruyorlardı. Ancak siyah çorap ve kırmızı üst formaları ile Türk gençlerinin oluşturduğu bu ilk Türk spor ve futbol topluluğu daha ilk maçlarında hafiyelerin baskınına uğruyor ve hemen dağıtılıyordu. 

1899; Fenerbahçe&#8217;nin Gerçek Kuruluş Yılı 
Burada dikkati çeken en önemli nokta; Fenerbahçe Spor Kulübü&#8217;nün Black Stocking FC ismi altında 1899 yılındaki bu ilk girişimindeki öncülük yapan gençler ile, ilerideki yıllarda kurulacak olan Kadıköy Futbol Kulübü (1902) ve Fenerbahçe Futbol Kulübü (1907) ismi altında toplanan gençlerin genelde aynı kişiler olacağıydı. Dolayısıyla FENERBAHÇE KULÜBÜ kuruluşunu gayri resmi olarak 1899 yılında gerçekleştirmiş, ne var ki iki kez kapatılmaları nedeni ile faaliyetlerine, ancak resmi kuruluş yılları olan 1907 yılında geçebilmişti. Görülen odur ki; Black Stocking F.C. ya da Kadıköy Futbol Kulübü isimleri, amaç karşısında birer araçtırlar (*4). Ayrıca İstanbul&#8217;da kurulan futbol kulüplerinin listeleri incelendiğinde de; Moda Futbol Kulübü (1896), Cadi-Keuy Football Club (1899) ve Imogen (1900) takımlarının İngiliz uyruklular tarafından, Elpis (1900) takımının Rumlar tarafından, Black Stocking (1899), Beşiktaş, Galatasaray ve Fenerbahçe kulüplerinin ise Osmanlı uyruklular tarafından kurulmuş oldukları da zaten görülmektedir.

KADIKÖY FUTBOL KULÜBÜ Kuruluşu 
Ama yine de, aradan geçen birkaç yıl içinde aynı gençlerin bir bölümü, aralarına yeni katılanlarla beraber Kurbağalıdere Köprüsü&#8217;nün hemen yakınındaki (şimdiki stadyumun karsısında) Hurşit Ağa&#8217;nın kahvehanesinde muntazaman toplanıyor ve 1901 yılında da, bu kez isim de değiştirerek Kadıköy Futbol Kulübü ismindeki bir yeni takımı daha kurabilmenin çalışmalarını yapıyorlardı. Konu ile ilgili ayrıntılı bilgiye, yaşadığı yakın tarihi, yazılarında bütün ayrıntıları ile canlandıran üstad Sermet Muhtar Alus&#8217;un, 1951 senesinde Tarih Hazinesi Mecmuası&#8217;na yazdığı &#8220;Kadıköyü&#8217;nde İlk Futbol&#8221; isimli makalesinde rastlıyoruz ; 

(Aslı gibidir) : &#8220; Zamanın musiki üstadı Sine Kemani Nuri Bey&#8217;in anlatışına bakılırsa, futbola meraklı ilk Türk gençleri bir kulüp kurmağa, daha bir derli toplu birleşmeye karar vermişler. Çok geçmeden arzularını yerine getirmiş, elbiseyi de seçmişler; gömleğin göksü, yakası, kol kapakları beyaz, öbür tarafları kırmızı, pantolon keza beyaz. Kuşdili Papazın çayırlarında kendi aralarında maçlara girişmişler. Moda&#8217;daki İngilizlerden, Rumlardan mürekkep (oluşan) takımın derecesine erişmek, onları yenmek baş emelleri(en büyük arzuları). Eski cimnastikçi ve idmancılardan Sine Kemani Bay Nuri&#8217;nin rivayetine göre, ilk oynayanları sayalım: Kendisi(Nuri Bey), Emced Bey, Mehmet Ali ve kardeşi Neşet Beyler, Reşat Danyal Bey, Hafız Mustafa, Topçu zabiti Cevdet Bey, Eşref Bey, Hüsnü Paşa zade Bahriyeli Fuat Bey, Mekteb-i Sultani&#8217;li Daniş, Tahsin (Şair Tahsin Nahit) Bey, Sarı Şevki. 

Haftalık Malumat Mecmuası sahibi Baba Tahir&#8217;in yevmi (günlük) Fransızca Servet Gazetesi, bu maçlara dair teşvik yollu bir yazı neşretmiş. Fırsatı kaçırmayan namlı hafiyyelerden (gizli görevli polis) biri, Sultan Hamid&#8217;e hemen jurnali(haberi) uçurmuş: &#8220; Kadıköy gençleri, Veliahd- i Saltanat Reşat Efendi (Sultan Reşat)&#8217;nin himayesinde (korumasında) bir cemiyet teşkil eylemişlerdir (oluşturmuşlardır). Beray-i ubudiyet (kulunuz olarak), nazar-ı dikkat-i hümayunlarınızı celp ederim (padişahımın dikkatlerini çekerim). Ferman.&#8221; 

Ve tabii ki, yine rejim ve futbolun haram sayılması nedeniyle dini baskılı, ancak daha sıkı hafiye baskısı sonucunda da zaptiye teşkilatının baskınıyla bu girişimler de yine engelleniyor ve Kadıköy&#8217;lü gençler bir kez daha dağıtılıyordu. Ne hazin bir kaderdir ki, Olimpiyatların Atina&#8217;daki açılış gününe rastlayan 6 Nisan 1896 tarihinde Tatavla (Kurtuluş)&#8217;da bir gurup Rum vatandaşımızın teşebbüsüyle &#8220;Tatavla - Heraklis Jimnastik Kulübü&#8221; şaşalı bir biçimde tabii ki de kurulurken(*6), ondan iki yıl sonra tamamen Türk gençlerinden oluşarak kurulmaya çalışılan &#8220;Kadıköy Futbol Kulübü&#8221; mevcut rejim nedeniyle hemen kapatılıyor, kurucuları ise sürgün edilmekten zor kurtuluyordu. Bu durum Türk sporunun kulüpler yolundaki gelişimini en az 5 yıl geciktirecek ve yurdumuzda futbol ağırlıklı sporun temeli de, yabancı egemenliği ve anlayışı ile atılacaktı (* 7). 

İşte İstanbul&#8217;da, hem Pera yakasında hem de Kadıköy yakasında oturan ecnebi (levanten) ve gayrimüslim vatandaşlarımızın, törenlerle kurdukları ilk kulüplerinin yaşama hakkını elde etmelerine karşın, yine kalpleri spor aşkı ile çarpan Kadıköy&#8217;lü Türk gençlerimiz tarafından girişilen her iki cesurane teşebbüsün gerçekleşememesi, onların içindeki bu ateşi söndürmüyor, aksine, Kadıköy&#8217;de bir futbol kulübü kurmalarına hiçbir kuvvetin engel olamayacağı gerçeği ile, daha henüz ismi bile belli olmayan ve fakat ki Kadıköy&#8217;ün bağrından çıkacak ve gelecekte milyonlarca taraftara sahip olacak bir kulübü kurmaları için, sadece sayılı yılların kaldığını da sanki artık iyiden iyiye hissediyorlardı. 

Kadıköy&#8217;de Kuruluşu Bekleyiş ; Güneş, 1900&#8217;lerle henüz tanışmış. İstanbul&#8217;un her semti aynı sıcaklıkta aynı cömertlikte aydınlanırken, Kadıköy yakasında gökyüzü hep puslu, sanki her dem kapalı gibi. Kuşdili Çayırı mahzun, Papazın Çayırı solgun gibi. Fenerbahçesi&#8217;nde bahçeler çiçeksiz, köşklerinde kanaryalar suskun, güllerle bülbülleri küs gibi... Zira, içleri spor aşkı ile yanan Türk gençlerinin Kadıköy&#8217;de kulüp kurma istekleri &#8220;saray&#8221;ca iki kez engellenmiş, levanten ve gayrimüslim vatandaşlarımızın aynı isteklerine aynı saraydan izin çıkarken, Kadıköylü gençlerimiz sarayın rejimine karşı iki kez yenilmiş gibi. İşte bu nedenledir ki, gayri tüm Kadıköy halkı suskun, biraz da yaralı, Kalamış&#8217;ta esen rüzgar bir mahzun, Fenerbahçesi&#8217;nde çakan &#8220;Beyaz Fener&#8221; bir mahzun gibi. İşte bu nedenledir ki ; galip, sanki bu yolda mağlup gibi... 

Ve de deniz üzerinde İstanbul&#8217;un silüeti, karşı uzaklardan perde perde sahile akarken, &#8220;ışıksız FENER, çiçeksiz BAHÇE &#8221; misali biçare yarımada, mahzun bir eda ile karşı sahilindeki sarayın ufuklarına doğru bakıp bakıp kuruluş izninin çıkması hayali içinde &#8220; Bu memlekette bir gün sabah olursa Haluk. &#8221; mısralarını yüreği yaralı fakat gönlü ümitle dolu bir şekilde sanki okur da, devlet kapusundan da medet bekler gibi... 


Fenerbahcenin tarihinin devamı için tıkla]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title>bundan haberdar mısınız?</title>
			<link>http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27128</link>
			<pubDate>Thu, 28 Aug 2008 03:03:04 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27128</guid>
			<description><![CDATA[En sevilen ülke oylamasından 1.çıkmıştık 5 ay oluyor...

http://www.thevotenation.com/result.php]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[En sevilen ülke oylamasından 1.çıkmıştık 5 ay oluyor...

http://www.thevotenation.com/result.php]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title>uykusuzluk</title>
			<link>http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27126</link>
			<pubDate>Thu, 28 Aug 2008 02:57:37 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27126</guid>
			<description><![CDATA[Bunun deneyle ispatlanmış cevabı 264 saat, yani yaklaşık 11 gündür. Randy Gardner isimli 17 yaşındaki bir lise öğrencisi 1965 yılında, bir bilim fuarında bu kadar süre uyanık kalarak rekor kırmıştır.

Dikkatli gözlem altında yapılan diğer deneylerde insanların 8 ila 10 gün uyumadan durabildikleri ve bu sürede zihin, güdü ve anlayış seviyelerinde gittikçe ilerleyen bir konsantrasyon eksikliği dışında tıbbi, fiziksel ve psikolojik olarak ciddi sorunlarla karşılaşmadıkları gözlemlenmiştir.

Şüphesiz bu deneylerden önce deneklerin ne kadar bir süreyle derin uyku hali yaşadıkları bilinmemektedir. Ancak cephede ateş altında olan askerlerin ve tıbbi müdahale uygulanmış bazı akıl hastalarının da 4 gün süreyle problemsiz olarak rahatlıkla uykusuz kalabildikleri tespit edilmiştir.

Tabii burada uykunun tarifinin doğru yapılması gerekiyor. Yukarıda bahsedilen deneylerde görülen konsantrasyon eksiklikleri sırasında insan tam uyanık sayılabilir mi?

Yorgun bir şekilde araba kullananlar bilirler, insan bir süre sonra yolları nasıl geçtiğini ve oraya nasıl geldiğini hatırlayamaz. Benzeri durum İkinci Dünya Savaşı'nda görev sonrası dönüş yolundaki İngiliz pilotlarında da görülmüş. Yorgun pilotların sebepsiz yere uçaklarıyla yere çakılmaları üzerine yapılan araştırmalarda fiziken uyanık oldukları ama vücut fonksiyonlarına kumanda bakımından tam uyanık sayılamayacakları tespit edilmiştir.

Fareler üzerinde yapılan deneylerde ise, zorla uykusuz bırakılan farelerin iki hafta sonra Öldükleri görülmüş. Ölüm sebebi olarak belirli bir neden bulunamamasına rağmen genel olarak metabolizmanın bozulmasından kaynaklandığı kabul ediliyor.

İnsanlar üzerinde yapılan deneyler normal hayatlarında uyku problemi olmayanları kapsıyor. Bir de istedikleri halde uyuyamayanlar var yani bir hastalık olarak uykusuzluk çekenler.

Yine Fransa'da yapılan bir deneyde, bu hastalıktan muzdarip 27 yaşındaki bir erkeğin aylar boyunca hiç uyumadan yaşadığı ve bu sürede hiç uykusunun gelmediği gibi ruh hali ve hafızasında da herhangi bir sorun olmadığı gözlemlenmiş. Ancak her akşam 9-11 saatleri arasında 20-60 dakika süreyle gözlerinde görüş bozukluğu, el ve ayak parmaklarında ağrı ve uyuşma meydana geliyormuş.

Tekrar başlangıca, 'insan ne kadar uyanık kalabilir' sorusuna döndüğümüzde, görüldüğü gibi net ve tatminkar bir cevap henüz bulunabilmiş değil. Bu arada ABD Savunma Bakanlığı karacı, denizci ve havacıları, hiçbir fonksiyonel eksiklik göstermeden uzun süre uyanık tutabilecek araştırma projeleri için bütçesinden para bile ayırmış.

Fare deneylerinden elde edilen sonuç da konuya bir açıklık getiremiyor çünkü dünyada henüz uykusuzluktan kimse ölmemiş. Tabii uykusuzluğun yol açtığı kazaları saymazsak.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Bunun deneyle ispatlanmış cevabı 264 saat, yani yaklaşık 11 gündür. Randy Gardner isimli 17 yaşındaki bir lise öğrencisi 1965 yılında, bir bilim fuarında bu kadar süre uyanık kalarak rekor kırmıştır.

Dikkatli gözlem altında yapılan diğer deneylerde insanların 8 ila 10 gün uyumadan durabildikleri ve bu sürede zihin, güdü ve anlayış seviyelerinde gittikçe ilerleyen bir konsantrasyon eksikliği dışında tıbbi, fiziksel ve psikolojik olarak ciddi sorunlarla karşılaşmadıkları gözlemlenmiştir.

Şüphesiz bu deneylerden önce deneklerin ne kadar bir süreyle derin uyku hali yaşadıkları bilinmemektedir. Ancak cephede ateş altında olan askerlerin ve tıbbi müdahale uygulanmış bazı akıl hastalarının da 4 gün süreyle problemsiz olarak rahatlıkla uykusuz kalabildikleri tespit edilmiştir.

Tabii burada uykunun tarifinin doğru yapılması gerekiyor. Yukarıda bahsedilen deneylerde görülen konsantrasyon eksiklikleri sırasında insan tam uyanık sayılabilir mi?

Yorgun bir şekilde araba kullananlar bilirler, insan bir süre sonra yolları nasıl geçtiğini ve oraya nasıl geldiğini hatırlayamaz. Benzeri durum İkinci Dünya Savaşı'nda görev sonrası dönüş yolundaki İngiliz pilotlarında da görülmüş. Yorgun pilotların sebepsiz yere uçaklarıyla yere çakılmaları üzerine yapılan araştırmalarda fiziken uyanık oldukları ama vücut fonksiyonlarına kumanda bakımından tam uyanık sayılamayacakları tespit edilmiştir.

Fareler üzerinde yapılan deneylerde ise, zorla uykusuz bırakılan farelerin iki hafta sonra Öldükleri görülmüş. Ölüm sebebi olarak belirli bir neden bulunamamasına rağmen genel olarak metabolizmanın bozulmasından kaynaklandığı kabul ediliyor.

İnsanlar üzerinde yapılan deneyler normal hayatlarında uyku problemi olmayanları kapsıyor. Bir de istedikleri halde uyuyamayanlar var yani bir hastalık olarak uykusuzluk çekenler.

Yine Fransa'da yapılan bir deneyde, bu hastalıktan muzdarip 27 yaşındaki bir erkeğin aylar boyunca hiç uyumadan yaşadığı ve bu sürede hiç uykusunun gelmediği gibi ruh hali ve hafızasında da herhangi bir sorun olmadığı gözlemlenmiş. Ancak her akşam 9-11 saatleri arasında 20-60 dakika süreyle gözlerinde görüş bozukluğu, el ve ayak parmaklarında ağrı ve uyuşma meydana geliyormuş.

Tekrar başlangıca, 'insan ne kadar uyanık kalabilir' sorusuna döndüğümüzde, görüldüğü gibi net ve tatminkar bir cevap henüz bulunabilmiş değil. Bu arada ABD Savunma Bakanlığı karacı, denizci ve havacıları, hiçbir fonksiyonel eksiklik göstermeden uzun süre uyanık tutabilecek araştırma projeleri için bütçesinden para bile ayırmış.

Fare deneylerinden elde edilen sonuç da konuya bir açıklık getiremiyor çünkü dünyada henüz uykusuzluktan kimse ölmemiş. Tabii uykusuzluğun yol açtığı kazaları saymazsak.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title>yazı tura nereden geliyor</title>
			<link>http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27125</link>
			<pubDate>Thu, 28 Aug 2008 02:49:23 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27125</guid>
			<description><![CDATA['' 'Yazı-tura' günümüzde, havaya atılıp yere düşen bir madeni paranın üstte kalacak tarafını önceden bilmeye dayanan basit bir şans oyunu olarak bilinir. Oysa tarihin derinliklerinde çok ciddi bir şekilde insanların kaderlerini tayin etmede kullanılmıştır.

Antik çağlarda insanlar yaşamları konusundaki önemli kararların Tanrılar tarafından verildiğine inanıyorlardı. Tanrıların kararlarını en kısa şekilde, 'evet' veya 'hayır' olarak öğrenebilecekleri yollar arıyorlardı. Gök gürültüsü, şimşek, yağmur gibi tabiat olayları Tanrıların bir mesajı olarak algılanıyordu. Madeni paralar bu şekilde cevap alabilmek için en uygun araçtılar ama kullanılmalarına ilk olarak Lidyalılar tarafından ancak milattan önce onuncu yüzyılda başlanılabildi. Kullanılmaya başlanıldıklarında da zaten Tanrıların karar mekanizmalarının bir aracı olarak düşünülmemişlerdi.

Dokuz yüzyıl sonra Julius Caesar (Sezar) madeni para ile yazı-tura atma olayını başlattı. O zamanlar Romalıların kullandıkları tüm paraların bir yüzünde Sezar'ın kafasının resmi vardı. Para havaya fırlatıldığında 'head' (baş, kafa) denilen Sezar'ın kafası taraflı kısmının üste gelip gelmediğine bakılıyor, bir anlaşmazlığın haklı tarafı tayin ediliyor veya bir dileğin Tanrılar tarafından yerine getirilip getirilmeyeceği anlaşılıyordu.

O devirlerde iş o kadar ciddi boyutlara ulaştı ki 'head and tail' (tail'de paranın resimsiz kısmına deniliyor) yani yazı-tura atma, arazi, evlilik, cinai suçlar gibi konuların yasal mahkeme sonuçlarına bile uygulanıyor, Sezar'ın kafası olan kısmın üste gelmesi, İmparator'un da kararı onaylaması olarak kabul ediliyordu.

Bizdeki adıyla 'yazı-tura'daki 'tura' kelimesinin kökeni 'tuğra'dır. Tuğra Osmanlı padişahlarının imza yerine kullandıkları özel şekilli işarettir. Tuğra aslında Oğuz Han zamanından kalma bir Türk geleneğidir. Tuğralarda yığma yazı ile padişahın ve babasının adı yazılırdı. 'Orhan bin Osman' gibi. Daha sonraları padişahlar isimlerinin başlarına 'han', 'muzaffer daima' gibi unvanlar da eklemeye başladılar. İkinci Süleyman'dan sonra tuğra, çiçek ve yaprak resimleriyle süslendi.

Tuğra zamanla, bu işle özel olarak uğraşan hattatların elinde, harflerin belirli bir sırayla istiflendiği, karmaşık görünümlü bir biçim aldı. Bu yüzden tuğranın kime ait olduğunu anlamak uzmanlık isteyen bir işti. Halkın gözünde etrafındaki çiçeklerle birlikte sadece güzel bir şekil olarak algılanıyordu.

Tuğra, ferman, berat gibi belgelerle beraber, padişahın bastırdığı paraların da üstünde bulunurdu. Madeni paraların bu resimli tarafı önceleri 'tuğra' sonra 'tura', paranın birimini yazan tarafı da 'yazı' olarak anılmaya başlandı ama yazı-tura hiçbir zaman resmi kararlar için kullanılmadı.''
                                                                                                                             ALINTI..]]></description>
			<content:encoded><![CDATA['' 'Yazı-tura' günümüzde, havaya atılıp yere düşen bir madeni paranın üstte kalacak tarafını önceden bilmeye dayanan basit bir şans oyunu olarak bilinir. Oysa tarihin derinliklerinde çok ciddi bir şekilde insanların kaderlerini tayin etmede kullanılmıştır.

Antik çağlarda insanlar yaşamları konusundaki önemli kararların Tanrılar tarafından verildiğine inanıyorlardı. Tanrıların kararlarını en kısa şekilde, 'evet' veya 'hayır' olarak öğrenebilecekleri yollar arıyorlardı. Gök gürültüsü, şimşek, yağmur gibi tabiat olayları Tanrıların bir mesajı olarak algılanıyordu. Madeni paralar bu şekilde cevap alabilmek için en uygun araçtılar ama kullanılmalarına ilk olarak Lidyalılar tarafından ancak milattan önce onuncu yüzyılda başlanılabildi. Kullanılmaya başlanıldıklarında da zaten Tanrıların karar mekanizmalarının bir aracı olarak düşünülmemişlerdi.

Dokuz yüzyıl sonra Julius Caesar (Sezar) madeni para ile yazı-tura atma olayını başlattı. O zamanlar Romalıların kullandıkları tüm paraların bir yüzünde Sezar'ın kafasının resmi vardı. Para havaya fırlatıldığında 'head' (baş, kafa) denilen Sezar'ın kafası taraflı kısmının üste gelip gelmediğine bakılıyor, bir anlaşmazlığın haklı tarafı tayin ediliyor veya bir dileğin Tanrılar tarafından yerine getirilip getirilmeyeceği anlaşılıyordu.

O devirlerde iş o kadar ciddi boyutlara ulaştı ki 'head and tail' (tail'de paranın resimsiz kısmına deniliyor) yani yazı-tura atma, arazi, evlilik, cinai suçlar gibi konuların yasal mahkeme sonuçlarına bile uygulanıyor, Sezar'ın kafası olan kısmın üste gelmesi, İmparator'un da kararı onaylaması olarak kabul ediliyordu.

Bizdeki adıyla 'yazı-tura'daki 'tura' kelimesinin kökeni 'tuğra'dır. Tuğra Osmanlı padişahlarının imza yerine kullandıkları özel şekilli işarettir. Tuğra aslında Oğuz Han zamanından kalma bir Türk geleneğidir. Tuğralarda yığma yazı ile padişahın ve babasının adı yazılırdı. 'Orhan bin Osman' gibi. Daha sonraları padişahlar isimlerinin başlarına 'han', 'muzaffer daima' gibi unvanlar da eklemeye başladılar. İkinci Süleyman'dan sonra tuğra, çiçek ve yaprak resimleriyle süslendi.

Tuğra zamanla, bu işle özel olarak uğraşan hattatların elinde, harflerin belirli bir sırayla istiflendiği, karmaşık görünümlü bir biçim aldı. Bu yüzden tuğranın kime ait olduğunu anlamak uzmanlık isteyen bir işti. Halkın gözünde etrafındaki çiçeklerle birlikte sadece güzel bir şekil olarak algılanıyordu.

Tuğra, ferman, berat gibi belgelerle beraber, padişahın bastırdığı paraların da üstünde bulunurdu. Madeni paraların bu resimli tarafı önceleri 'tuğra' sonra 'tura', paranın birimini yazan tarafı da 'yazı' olarak anılmaya başlandı ama yazı-tura hiçbir zaman resmi kararlar için kullanılmadı.''
                                                                                                                             ALINTI..]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title>Karıncalar..</title>
			<link>http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27124</link>
			<pubDate>Thu, 28 Aug 2008 02:41:28 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27124</guid>
			<description><![CDATA[Bir karıncayı alın, suyun içine batırın, saatlerce tutun ölmez. Sudan çıkardığınızda ölü gibi görünür ama birkaç saat içinde kendine gelir. Biz insanlar böyle suya batırılsak, nefes alamadığımız için oksijensizlikten ölürüz ama su karıncaların çok ince olan nefes tüplerinden içeri giremez. Karbondioksitten narkoz yemiş gibi olurlar. Tabii ki bu süre çok uzarsa onlar da ölürler ama dayanma süreleri inanılmazdır.

Ne var ki, karıncalar yağmur ve seller altında bu şekilde nefeslerini tutarak mücadele vermiyorlar. Yağmuru hissedince yuvalarına giriyorlar ve giriş yollarını tıkıyorlar. Ateş karıncası denilen bir türünde ise karıncalar birbirlerine tutunarak sel sularının üstünde yüzüyorlar. Bir yerde karaya vurup çıkıyorlar. Tabii kraliçe karınca ortada, yüksekte ve mümkün olduğunca kuru tutuluyor.

Karınca yuvaları inşaat tekniği olarak örnektirler. Yuvanın girişine bağlı ve buradaki suyu alıp başka tarafa verebilen birçok tünel daha inşa ederler. Bazıları ise yuvalarının üstünü öyle sağlam kapatırlar ki, sel sularının bir evin çatısının üstünden aşması gibi geçip giderler.

Yine de bir aksilik olur, yuva su ile dolarsa, karıncalar çöp ve yaprak parçalarına veya yukarıda belirtildiği gibi birbirlerine tutunup yüzebilirler. Çok şiddetli yağmurdan sonra oluşan çamur tünellerini kapattığı zaman ise yuvalarını yeniden inşa etmek zorunda kalırlar.

Gündelik hayatta artık yaygın olarak kullanılan mikrodalga fırınların kapaklarında kaçak yapmamaları, insanlara zarar vermemeleri için özel tedbirler alınır. Ancak bir mikrodalga fırınına girmiş karıncaya, fırın çalıştığı sürece bir zarar gelmeyeceğini biliyor muydunuz?

Mikrodalga fırınlarında ışın yoğunluğu bir noktaya göre ayarlıdır. Bu nokta hemen hemen fırının ortasıdır. Bu nedenle yiyecek, her tarafı eşit pissin diye ortada dönen bir tabla üzerine konulur. Karıncalar fırında ışınların daha az yoğun olduğu bölgeleri hissederler. Zaten sıcak bölgelere girseler de, vücut yüzey alanlarının hacimlerine oranla yüksek olması nedeni ile ılık bölgeyi bulana kadar kendilerine zarar gelmez]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Bir karıncayı alın, suyun içine batırın, saatlerce tutun ölmez. Sudan çıkardığınızda ölü gibi görünür ama birkaç saat içinde kendine gelir. Biz insanlar böyle suya batırılsak, nefes alamadığımız için oksijensizlikten ölürüz ama su karıncaların çok ince olan nefes tüplerinden içeri giremez. Karbondioksitten narkoz yemiş gibi olurlar. Tabii ki bu süre çok uzarsa onlar da ölürler ama dayanma süreleri inanılmazdır.

Ne var ki, karıncalar yağmur ve seller altında bu şekilde nefeslerini tutarak mücadele vermiyorlar. Yağmuru hissedince yuvalarına giriyorlar ve giriş yollarını tıkıyorlar. Ateş karıncası denilen bir türünde ise karıncalar birbirlerine tutunarak sel sularının üstünde yüzüyorlar. Bir yerde karaya vurup çıkıyorlar. Tabii kraliçe karınca ortada, yüksekte ve mümkün olduğunca kuru tutuluyor.

Karınca yuvaları inşaat tekniği olarak örnektirler. Yuvanın girişine bağlı ve buradaki suyu alıp başka tarafa verebilen birçok tünel daha inşa ederler. Bazıları ise yuvalarının üstünü öyle sağlam kapatırlar ki, sel sularının bir evin çatısının üstünden aşması gibi geçip giderler.

Yine de bir aksilik olur, yuva su ile dolarsa, karıncalar çöp ve yaprak parçalarına veya yukarıda belirtildiği gibi birbirlerine tutunup yüzebilirler. Çok şiddetli yağmurdan sonra oluşan çamur tünellerini kapattığı zaman ise yuvalarını yeniden inşa etmek zorunda kalırlar.

Gündelik hayatta artık yaygın olarak kullanılan mikrodalga fırınların kapaklarında kaçak yapmamaları, insanlara zarar vermemeleri için özel tedbirler alınır. Ancak bir mikrodalga fırınına girmiş karıncaya, fırın çalıştığı sürece bir zarar gelmeyeceğini biliyor muydunuz?

Mikrodalga fırınlarında ışın yoğunluğu bir noktaya göre ayarlıdır. Bu nokta hemen hemen fırının ortasıdır. Bu nedenle yiyecek, her tarafı eşit pissin diye ortada dönen bir tabla üzerine konulur. Karıncalar fırında ışınların daha az yoğun olduğu bölgeleri hissederler. Zaten sıcak bölgelere girseler de, vücut yüzey alanlarının hacimlerine oranla yüksek olması nedeni ile ılık bölgeyi bulana kadar kendilerine zarar gelmez]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title>neden bazılarımız solak?</title>
			<link>http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27123</link>
			<pubDate>Thu, 28 Aug 2008 02:38:33 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27123</guid>
			<description><![CDATA[İnsanların çoğunun niçin, daha çok sağ ellerini kullandıkları henüz bilinmiyor. Eğer dünya nüfusunun yarısı solak olsaydı veya dünyada hiç solak bulunmasaydı, bu durum tabiatın kurallarına daha 'uygun olabilirdi, ancak tek yumurta ikizlerinin bile yüzde onunun farklı ellerini kullanmaları şaşırtıcıdır. Bu durumun genetik olmadığı, kalıtımla bir ilgisinin bulunmadığı da kesin. Bebeklerin rahimdeki pozisyonlarıyla ilgili teoriler var ama kanıtlanmış değil.

İnsanın dışında hiçbir yaratık, bir elini veya ayağını diğerine göre öncelikli kullanmaz. Dünyada tarih boyunca, kültür ve ırk farkı olmaksızın insanlar arasında sağ elini kullananlar hep çoğunlukta olmuşlardır. Bilim insanları yıllardır bunun nedenini arayıp durmaktadır.

Bilindiği gibi, beynimizin her iki yarısı değişik yetenekleri kontrol eder. Önceleri beynimizin sol yansının konuşma yeteneğimize kumanda ettiği bilindiğinden, yazmamıza da kumanda ettiği, bütün önemli kumandaları bu tarafın üstlendiği sanılıyordu. Ama sonraları beynimizin sağ yarısının da idrak, yargılama, hafıza gibi çok önemli işlevlere kumanda ettiği, beynin her iki yarısının da bir birinden üstün olmadığı ve her iki tarafın da eşit değerde görevler üstlendiği görüldü.

Solakların oranı hakkında çeşitli görüşler var. Genel görüş bunun 1/9 oranında olduğu şeklindedir. Her azınlığın başına geldiği gibi solaklar toplumda bazı zorluklarla karşılaşmışlar, hatta tarihin karanlık çağlarında şeytanla bile özdeştirilmişlerdir. Günümüzde bile solak doğan çocuklar, aileleri tarafından sağ elleri ile yazmaya zorlanmaktadırlar.

Sağ ellerini kullananlar için hayat daha kolaydır. Onlar daha iyi organize olmuşlar, acımasız bir üstünlük kurmuşlar, dünyada her şeyi kendilerine göre ayarlamışlardır. Arabaların vitesleri, silahlarda boş kovanların fırlayış yönü, hatta tuvaletteki muslukların yeri bile hep sağ ellilere göre tasarlanmıştır.

İngilizce'de sol anlamındaki 'left' kelimesi, zayıf ve kullanışsız anlamında eski İngilizce'de kullanılan 'lyft' kelimesinden türetilmiştir. Sağ anlamındaki 'right' ise haklılık ve doğruluk anlamında da kullanılır. Türkçe'de de öyle değil mi? Sağ hem canlı ve hayatta anlamında kullanılır, hem de sağlıklı, sağlam gibi sıfatların kökünü oluşturur, solun ise soluk gibi bir sıfatın kökünü oluşturma dışında sadece bir nota ile isim benzerliği vardır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[İnsanların çoğunun niçin, daha çok sağ ellerini kullandıkları henüz bilinmiyor. Eğer dünya nüfusunun yarısı solak olsaydı veya dünyada hiç solak bulunmasaydı, bu durum tabiatın kurallarına daha 'uygun olabilirdi, ancak tek yumurta ikizlerinin bile yüzde onunun farklı ellerini kullanmaları şaşırtıcıdır. Bu durumun genetik olmadığı, kalıtımla bir ilgisinin bulunmadığı da kesin. Bebeklerin rahimdeki pozisyonlarıyla ilgili teoriler var ama kanıtlanmış değil.

İnsanın dışında hiçbir yaratık, bir elini veya ayağını diğerine göre öncelikli kullanmaz. Dünyada tarih boyunca, kültür ve ırk farkı olmaksızın insanlar arasında sağ elini kullananlar hep çoğunlukta olmuşlardır. Bilim insanları yıllardır bunun nedenini arayıp durmaktadır.

Bilindiği gibi, beynimizin her iki yarısı değişik yetenekleri kontrol eder. Önceleri beynimizin sol yansının konuşma yeteneğimize kumanda ettiği bilindiğinden, yazmamıza da kumanda ettiği, bütün önemli kumandaları bu tarafın üstlendiği sanılıyordu. Ama sonraları beynimizin sağ yarısının da idrak, yargılama, hafıza gibi çok önemli işlevlere kumanda ettiği, beynin her iki yarısının da bir birinden üstün olmadığı ve her iki tarafın da eşit değerde görevler üstlendiği görüldü.

Solakların oranı hakkında çeşitli görüşler var. Genel görüş bunun 1/9 oranında olduğu şeklindedir. Her azınlığın başına geldiği gibi solaklar toplumda bazı zorluklarla karşılaşmışlar, hatta tarihin karanlık çağlarında şeytanla bile özdeştirilmişlerdir. Günümüzde bile solak doğan çocuklar, aileleri tarafından sağ elleri ile yazmaya zorlanmaktadırlar.

Sağ ellerini kullananlar için hayat daha kolaydır. Onlar daha iyi organize olmuşlar, acımasız bir üstünlük kurmuşlar, dünyada her şeyi kendilerine göre ayarlamışlardır. Arabaların vitesleri, silahlarda boş kovanların fırlayış yönü, hatta tuvaletteki muslukların yeri bile hep sağ ellilere göre tasarlanmıştır.

İngilizce'de sol anlamındaki 'left' kelimesi, zayıf ve kullanışsız anlamında eski İngilizce'de kullanılan 'lyft' kelimesinden türetilmiştir. Sağ anlamındaki 'right' ise haklılık ve doğruluk anlamında da kullanılır. Türkçe'de de öyle değil mi? Sağ hem canlı ve hayatta anlamında kullanılır, hem de sağlıklı, sağlam gibi sıfatların kökünü oluşturur, solun ise soluk gibi bir sıfatın kökünü oluşturma dışında sadece bir nota ile isim benzerliği vardır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title>ORDA OLMAq İSTERMİSİN_?</title>
			<link>http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27122</link>
			<pubDate>Thu, 28 Aug 2008 01:57:22 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27122</guid>
			<description><![CDATA[


BEN İSTERİM AMA SENİ BİLMEM]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[


BEN İSTERİM AMA SENİ BİLMEM]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title>CANIN YANDIMI_?</title>
			<link>http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27121</link>
			<pubDate>Thu, 28 Aug 2008 01:48:27 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27121</guid>
			<description><![CDATA[http://www.pikniktube.com/v/9340a33faac8...am_can%FDm]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[http://www.pikniktube.com/v/9340a33faac8...am_can%FDm]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title>GAranti İzlemlisin</title>
			<link>http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27120</link>
			<pubDate>Thu, 28 Aug 2008 01:42:45 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27120</guid>
			<description><![CDATA[YOrum YAPmadan ÇIkmanı İstemiyorum

http://www.pikniktube.com/v/4b5d64f3e2cb.../Ameno_pro]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[YOrum YAPmadan ÇIkmanı İstemiyorum

http://www.pikniktube.com/v/4b5d64f3e2cb.../Ameno_pro]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title>Sean Paul Sergen Crazy Dancer</title>
			<link>http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27119</link>
			<pubDate>Thu, 28 Aug 2008 01:36:38 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27119</guid>
			<description><![CDATA[http://www.pikniktube.com/v/de22458e83a5.../rap_halay]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[http://www.pikniktube.com/v/de22458e83a5.../rap_halay]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title>RAP halay</title>
			<link>http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27118</link>
			<pubDate>Thu, 28 Aug 2008 01:35:33 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27118</guid>
			<description><![CDATA[http://www.pikniktube.com/v/de22458e83a5.../rap_halay]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[http://www.pikniktube.com/v/de22458e83a5.../rap_halay]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title>koMMedi</title>
			<link>http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27117</link>
			<pubDate>Thu, 28 Aug 2008 01:32:56 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27117</guid>
			<description><![CDATA[http://www.pikniktube.com/v/b1af2c93df1d...C7ok_Komik]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[http://www.pikniktube.com/v/b1af2c93df1d...C7ok_Komik]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title>kopmak garanti..:))))</title>
			<link>http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27116</link>
			<pubDate>Thu, 28 Aug 2008 01:30:12 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27116</guid>
			<description><![CDATA[

















]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[

















]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title>KArman Çormanlar:)</title>
			<link>http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27115</link>
			<pubDate>Thu, 28 Aug 2008 01:28:50 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27115</guid>
			<description><![CDATA[






]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[






]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title>komik geldi ekledim..</title>
			<link>http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27114</link>
			<pubDate>Thu, 28 Aug 2008 00:52:29 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.darkjuva.com/showthread.php?tid=27114</guid>
			<description><![CDATA[]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>